16. Yüzyıl İslam Dünyasında Kahvenin Serüveni
modern öncesi dönemde hiçbir şair, kahveyi kuzey afrikalı fakih, şair ebu’l-feth et-tûnisi’den daha büyük bir tutkuyla övmemiştir. onun kahve şiirlerinden birinde şöyle yazar: ''cezvedeki kıymetli kahvenin mertebesi yükseldi, fincanının dolunayı karanlıkta peçesini açarken, ne kadar da güzeldir o, erimiş siyah taşı andıran.''
ebu’l-feth, 16. yüzyılda, islam dünyasını dönüştüren koyu renkli ve aromatik bir içecek olan kahve üzerine hararetli tartışmaların yaşandığı bir dönemde şam’da yaşıyordu. şehir, yalnızca yeni bir içeceğin yayılmasıyla değil, aynı zamanda onun doğurduğu dilsel, teolojik ve toplumsal kaygılarla da çalkalanıyordu. tartışmaların merkezinde özellikle kavramsal bir mesele bulunuyordu: kahve için kullanılan “qahwa” kelimesi, orta çağ arapça metinlerinde kur’an’da yasaklanmış bir madde olan şarabın şiirsel bir eşanlamlısı olarak yer alıyordu. bu anlamsal yakınlık, bazı fakihler için önemli bir soruyu gündeme getiriyordu: kahve, sarhoş edici bir içecekle aynı adı paylaşırken nasıl olup da kendisi sarhoş edici sayılmayabilirdi? nûrüddîn el-imrîtî’nin kahveyi kınayan bir şiiri de bu tartışmalı atmosferin bir yansımasıydı.
''insanlara her türlü sarhoş edici maddeyi
akla, dine ve bedene zarar veren her şeyi
bozulmaya ve tehlikeye yol açan tüm unsurları
yasaklayan allah’a hamdolsun.
biliniz ki meşhur kahve,
tiksinti uyandıran
ve son derece acı bir içecektir.''
aralarında ebü’l-feth et-tûnisî’nin başlıca rakiplerinden ahmed ed-dımeşkî’nin de yer aldığı bazı bilginler kahveyi tehlikeli bir yenilik olarak nitelendirerek kınadılar. bu isimler, kahvenin uyarıcı etkilerinden ziyade, içeceğin tüketildiği yeni mekanlar olan kahvehanelere şüpheyle yaklaşıyorlardı. eleştirmenlere göre, sohbetlerin edildiği, hikayelerin anlatıldığı, hiciv, oyun, müzik ve şiirin iç içe geçtiği bu canlı ortamlar, toplumsal sınırları ve hiyerarşileri sarsarak adeta meyhaneleri andırıyordu.
kahvehaneler 15. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın başlarında, önce mekke’de, ardından kahire, şam ve istanbul gibi büyük şehirlerde kapılarını açmadan çok daha önce, bu içecek önemli bir manevî bağlama sahipti.
kahvenin erken dönemine dair en önemli tanıklardan biri olan kahireli bilgin abdülkadir el-cezirî umdat al-safwa fi hill al-qahwa (kahvenin meşru olduğuna dair bir savunma) adlı eserinde kahvenin tarihine ilişkin önemli bilgiler sunar, özellikle kahvenin keşfi ile yemen’deki ibadet amaçlı kullanımına dair ilk anlatıları muhafaza etmesi açısından önem taşır. orta çağ ve erken modern dönem gelenekleri, kahvenin ilk kullanımını 15. yüzyılın ortalarında yemenli sufi şeyhlerine atfeder. bu şeyhler, gece ibadetlerini, kur’an tilavetlerini ve manevî uyanıklık pratiklerini sürdürebilmelerini sağlayacak bir madde arayışı içindeydiler.
daha sonraki anlatılar, kavrulmuş çekirdeğin olağanüstü özelliklerini fark eden kişiler olarak ali bin ömer eş-şâzeli, sa'îd el-zebhânî ve ebu bekir el-aydarûs gibi isimleri anar. bu sufi üstatlar için kahve bir keyif aracı değil, manevi hayata hizmet eden bir araçtı, dikkati toplama ve tasavvufi disiplini sürdürmede destekleyici bir unsur olarak görülüyordu.
birçoğu abdülkadir el-cezîrî tarafından aktarılan bu anlatılar, kahveyi hem dinî hem de tıbbî bakımdan faydalı bir içecek olarak tasvir eder. kahvenin bedeni ısıttığı, sindirimi güçlendirdiği, bedenin dengesini düzenlediği ve uyuşukluğu giderdiği söylenir.
bu rivayetler tarihsel olarak bütünüyle doğru ya da tasavvufî anlatımın etkisiyle süslenmiş olsun ya da olmasın, kahvenin islam dünyasında ilk olarak ticaret veya moda aracılığıyla değil, sufi takvası sayesinde benimsendiğine işaret eder, kahve, mekke, kahire ya da şam’ın hareketli çarşılarına ulaşmadan önce tasavvuf çevrelerinde yaygınlık kazanmıştır.
1500’lerin başlarına gelindiğinde kahve, islam dünyasında hararetli tartışmaların konusu hâline gelmişti. bilginler, vaizler, siyasi otoriteler ve şairler, edirne’den aden’e (yemen) uzanan şehirlerde kahvenin meşruiyeti üzerine karşı karşıya geliyordu. bu anlaşmazlık o denli şiddetlendi ki kamu politikalarına da sirayet ederek aralıklı yasaklara, kahve stoklarının yakılmasına ve kahvehanelerin zorla kapatılmasına yol açtı.
mekke’de ilk yasaklardan biri, 1511 yılında memlük valisi hayır bey’in kahveyi sarhoş edici bir madde ilan ederek kullanımını yasaklamasıyla görüldü. kahire’de ise 1539 yılında osmanlı valisi davud paşa, benzer bir baskı uygulayarak kahvehanelerin kapatılmasını ve kahve çekirdeklerine el konulmasını emretti. sultan ıv. murad döneminde (1623–1640) ise kahvehaneler, fitne ve isyan yuvaları olarak görülerek yıkıldı.
kahvenin en parlak savunucularından biri olan ebu'l feth et-tunusi, tam da bu kargaşanın ortasında ortaya çıktı. islam hukuku eğitimi almış ve klasik şiir geleneğiyle yoğrulmuş bir hukukçu olarak, kahvenin çok daha geniş bir kültürel dönüşümü sergilediğini fark etti. eleştirmenlere katı bir nesirle cevap vermek yerine, hukuki muhakemeyi duyusal imgelerle harmanlayan, nağmeli ve nakaratlı şiirlerden didaktik şiirlere kadar farklı türlerde eserler kaleme aldı:
''tümevarım ve araştırma yöntemini kullan,
bir bilge gibi kahveyi dikkatle incele.
onu gecenin örtüsü altında dene
ve niteliklerini gerçek doğasına göre değerlendir.''
kahve, ona göre şarabın tam karşıtıydı: zihni bulandırmak yerine canlandırıyor ve keskinleştiriyordu. en dikkat çekici yeniliği ise klasik arap şarap kasidesini bir kahve kasidesine dönüştürmesiydi. ebu nüvâs gibi önceki şairlerin şarabı yakuta ve sabah ışığına benzettiği yerde, tunusî kahveyi “siyah bir inci”, “koyu dudaklı bir güzel” ve kokusu şam semalarına misk gibi yayılan bir içecek olarak tasvir ediyordu. onun dizeleri ince ama güçlü bir düşünceyi dile getiriyordu: keyif almak başlı başına günah değildir, günah olan yalnızca sarhoşluktur.
16. yüzyılın sonlarına gelindiğinde kahve, kızıldeniz ve osmanlı ticaret ağlarında değerli bir emtia haline gelmişti. yemen’in mocha limanı üzerinden ihraç edilen kahve çekirdeği, tüccarlar aracılığıyla doğu akdeniz’e ve oradan avrupa’ya ulaşıyordu. venedik rıhtımlarına ve ingiliz limanlarına vardığında ise içecek, din adamları ve ahlak savunucuları tarafından ‘müslüman kâfirin acı icadı’, ‘mağribi içeceği’ ve hatta ‘şeytan’ın içkisi’ olarak kınandı. yaklaşık 1600 yılında kahveyi tattıktan sonra papa vııı. clement’in, kahvenin islam’la ilişkilendirilmesi nedeniyle “şeytanın siyah içkisi” ilan edilip yasaklanmasını talep eden bir dilekçeye karşılık şu sözleri söylediği rivayet edilir: ''şeytanın bu içeceği öylesine lezzetli ki, onu vaftiz ederek şeytanı aldatmalıyız. kâfirlerin bunu tek başına kullanmasına izin vermek yazık olur. onu gerçek bir hristiyan içeceği yapacağız.''
18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise avrupa olağanüstü bir dönüşüm geçiyordu. bir zamanlar korkuyla karşılanan kahve, aydınlanma dönemi sosyalliğinin simgesi hâline gelmişti; salon toplantılarını, bilimsel tartışmaları, siyasi eleştirileri ve yenilikçi düşünceleri besliyordu. bu değişim, kahveyi uygar dünyanın en sevilen içeceği olarak tanımlayan thomas jefferson tarafından unutulmaz ve biraz da retorik bir dille ifade edilmişti. jefferson’ın monticello’daki malikânesinde kahvesini yudumlarken, bir yandan da bu çekirdeği nadir bir şiirsel coşkuyla savunan ebü’l-feth et-tûnisî’nin anavatanı olan “berberi kıyısı” ile nasıl başa çıkılacağını düşündüğü bilinmekteydi.
(nizar hermes’in yazısından alınmıştır.)