SAĞLIK 22 Eylül 2026
85 OKUNMA     0 PAYLAŞIM

Avrupalılar Neden Türklere Oranla Genellikle Daha Genç Gözüküyor?

Pek çok Avrupalı ile yakın yaşayan bir klinik çalışanı anlatıyor.

avrupalıların götünde bokla gezdiği gerçeği... donlarının içini bilmiyorum ama bizden kat kat daha iyi yaşıyorlar.

çok fazla yerleşik avrupalının olduğu bir yerde yaşıyorum. yatırdığım hastalara bakıyorum; bizimkiler 40 yaşında 60 gibi, yüz kırışmış, sigaradan sakallar bıyıklar sapsarı olmuş, hipertansiyondan böbrek hastalıklarına, diyabete kadar envai çeşit hastalığı var, kan şekeri 400 adamın umrunda değil, ayağında yara çıkmış enfekte, akıyor kokuyor, dediğini de dinlemiyor, tek derdi bir an önce taburcu olup, o stres dolu, sıkıntı dolu, geçim derdi dolu hayatına dönebilmek.

avrupalıya bakıyorum adam 85 yaşında 50 gibi suratı. hastalıkları az, varsa da kontrol altında, ac seperasyonla gelmiş, ne oldu diyorum kaş'ta ormanda trekking yaparken düştüm diyor. bu yani. konuşurken o rahatlığı, o stressiz yaşamı, o olmuşluğu, o kendine ayrılmış vakitlerle dolu hayatı hissediyorsunuz. önerilerini dinliyor, ameliyat diyorsun tamam diyor.

klinikte her gün karşlaştığım bir tablo bu, sporadik vakalar değil yani. aynı yaş ama iki farklı biyolojik yaşlanma hızı.

birkaç nedenini şöyle sıralamak mümkün olabilir

allostatik yük de denen toksik stres; vücudu daimi bir "savaş ya da kaç" modunda tutan sürekli geçim derdi, yarının belirsizliği ve kronik güvencesizlik. kortizol ve sempatik sinir sisteminin sürekli yüksek kalması. sürekli yüksek kortizol damar endotelini tahrip eder, insülin direncini tetikler, telomer boyunu kısaltır ve hücresel düzeyde erken yaşlanmayı başlatır. 40 yaşında 60 gibi görünen o yüz, aslında on yıllardır aralıksız salgılanan stres hormonlarının fiziksel izi.

sağlık okuryazarlığı ve özdeğer algısı; avrupalı emekli, refah devleti güvencesiyle büyümüş; bedeniyle barışık yaşamayı, beden sinyallerini okumayı ve önleyici bakımı bir yaşam biçimi haline getirmiştir. bizde ise özellikle alt-orta sosyoekonomik grupta sağlık, ancak yataklara düşüldüğünde veya bıçak kemiğe dayandığında hatırlanır. ayağındaki diyabetik yarayı umursamamasının nedeni cehaletten ziyade, kendi bedenine değer vermeye fırsat bulamamış olmasıdır; beden onun için korunacak bir tapınak değil, yalnızca evin rızkını taşımak zorunda olan bir iş makinesidir. bu özdeğer algısını avustralyalı bir kız arkadaşım olmuştu, onda görmüştüm, gerçekten görmeden tahmin edemezsiniz. ayrılma sürecinde ben yamulmuş durumdayken kız o kadar sağlamdı ki, öyle bir özdeğer ile yetişmiş ki, yanında kız ben gibiydim o süreçte. neyse.

günlük dopamin ve başa çıkma mekanizmaları; hayatında hobisi, tatili, sporu veya nefes alacak alanı olmayan bir insan için en ucuz, en erişilebilir ve en anlık kaçış yolları sigara, demli çay, rafine şeker ve karbonhidrattır. sapsarı sakalların ve 400 çıkan şekerin arkasında, hayatın sunduğu tek zevki elinden bırakmak istemeyen, tükenmiş bir zihnin savunma mekanizması yatar. sigara ve şeker, o insanın elindeki neredeyse yegane anlık dopamin kaynağıdır. başka tutunacak dalı yoktur çünkü.

bizim insanımızın o teslimiyetçi ve kendine hoyrat tavrı kronik yorgunluğun, ekonomik ezilmişliğin ve tükenmişliğin vücut bulmuş hali. tabi şunu da eklemek lazım, avrupalının da çok eziyet çekmişi var, hepsi böyle değil. ama çoğunluğu böyle, zımba gibi.