Dubai: Çölün Ortasında Dünyanın En Önemli Şehirlerinden Biri Nasıl Kuruldu?
dubai'yi gökdelen, lüks araba ve çölde kayak merkezi sanan şehrin makyajına bakıyordur. zira dubai'nin asıl numarası bunların hiçbirisi değil. bence asıl numara dünyanın en elverişsiz coğrafyalarından birini, insan ve para akışını yöneten devasa bir aktarma merkezine çevirmiş olmasıdır.
önce şu "petrol buldular, parayı betona gömdüler" kolaycılığını bırakalım beyler. zira petrolü bulup bunu yapamayan çok örnek de var. veya biz bugün bulsak türkiye'de aynısını yapabilir miyiz diye bi sorun kendinize.
dubai petrol bulunmadan önce de doğal liman görevi gören creek çevresinde balıkçılık, inci avcılığı ve ticaretle yaşayan bir yerdi. petrol 1966'da bulundu, ihracat ise 1969'da başladı. yani para gökten inmedi; yaklaşık 60 yıldır sistematik olarak limana, havalimanına, ticarete ve hizmet sektörüne aktarıldı. petrol onlar için son ürün değil, başlangıç sermayesi oldu.
sallama, arap seviciliği yapma diyenler için anlatayım: misal 1979'da jebel ali limanı açılıyor. bugün dünyanın en büyük insan yapımı limanlarından biri ve 150'den fazla limana bağlanan 80'i aşkın haftalık deniz hattının merkezinde. ardından 1985'te jebel ali serbest bölgesi geliyor. adamların yaptığı şey liman inşa etmekten ibaret değil yani, gemiden inen malın mümkün olduğunca az bürokrasiyle depolanacağı, işleneceği, satılacağı ve yeniden dünyaya gönderileceği bir ekosistem kurmak. çölün ortasında deniz ticaretinin işletim sistemini yazmışlar bildiğin.
aynı yıl emirates kuruluyor. başlangıçta iki kiralık uçak, iki hat ve 10 milyon dolarlık sermaye var. 25 ekim 1985'te ilk uçuşlarını karaçi ve mumbai'ye yapıyorlar. bugün "dubai'ye uçan havayolu" değil, dünyayı dubai üzerinden birbirine bağlayan bir ağ. buradaki dahiyane fikir uçak sahibi olmak değil, avrupa, asya ve afrika arasındaki coğrafi konumu bir ürüne çevirmek. başka ülkeler konumlarını haritada gösterirken dubai bilet olarak satmış.
sonuç mu? dubai international, 2025'te 95,2 milyon yolcu ağırlamış ve tek yılda tarihteki en yüksek uluslararası yolcu trafiğine ulaşan havalimanı olmuş. şehrin kendi nüfusunun katbekat fazlası her yıl içinden geçiyor. dubai'nin nüfusundan daha önemli istatistiği zaten nüfusu değil, kaç insanın yolunu kendisinden geçirmek zorunda bıraktığıdır.
burj khalifa'ya da sadece "828 metrelik ego anıtı" diye bakmak kolay. fakat o yükseklikte mesele binanın ayakta durmasından çok rüzgarın binayı sürekli aynı frekansta dövmesini engellemektir. yapının y biçimli ve basamaklı geometrisi, yükseldikçe rüzgarın karşısına aynı formu çıkarmayarak yükleri bozuyor. yani binanın şekli estetik olsun diye sivrilmiyor; rüzgarın yapıyı ezberlemesini engelliyor. bazen mimarlık dediğin şey doğaya meydan okumak değil, doğanın dikkatini dağıtmaktır. şimdi binaya bakarken bir de böyle bakın.
bir de su meselesi var tabi. çölde dört milyonluk şehir kurduğunuzda musluktan doğal kaynak suyu akmıyor. deniz suyunu içilebilir hale getirmeniz gerekiyor. dewa'nın jebel ali kompleksindeki tuzdan arındırılmış su üretim kapasitesi günlük 490 milyon imperial galona ulaşmış durumda. (evet imperial) yani dubai yalnızca binalardan oluşmuyor; deniz suyunu tatlı suya, sıcağı klimalı hacme, kumu arsaya çeviren görünmez makineler sayesinde her sabah yeniden çalıştırılıyor. adeta şehir değil de fişi çekildiğinde çöle geri dönecek devasa bir yaşam destek ünitesi gibi.
bu nedenle dubai'ye "yapay şehir" denmesi aslında hakaret değil, teknik olarak iltifat sayılır. paris nehrin, istanbul boğazın, roma tarihin üzerine kurulmuş; dubai ise niyetin üzerine kurulmuş. yağmur yoksa su üretmiş, doğal liman yetmiyorsa liman kazmış, yerel nüfus yetmiyorsa dünyanın dört yanından işgücü getirmiş, tarihi simge yoksa dünyanın en yüksek binasını dikmiş. diğer şehirler sahip olduklarını değerlendirir, dubai ihtiyaç duyduğunu ithal eder.
tabi bütün bu parlaklığın görünmeyen bir faturası var. suyu arıtmak, cam kuleleri soğutmak, adaları ve yolları ayakta tutmak ciddi enerji ve kaynak istiyor. bir de insan emeği tarafı var; ilo'ya göre birleşik arap emirlikleri'ndeki göçmen işçiler ülke nüfusunun yüzde 80'inden fazlasına denk geliyor ve özel sektör istihdamının büyük kısmını oluşturuyor. hani gidince çok az arap görüyorsunuz ama her yer hintli ya sebebi bu. dubai'nin silüeti yerel zenginliğin olduğu kadar hintli, pakistanlı, bangladeşli, filipinli ve dünyanın başka yerlerinden gelmiş milyonlarca insanın emeğinin de ürünü. binanın tepesindeki ışık görülüyor da onu sıcakta yükselten el aynı ölçüde görünmüyor, orası ayrı.
sohbet ettiğim taksi şoförü şey demişti: burada çalışan arap göremezsiniz, hep biz çalışırız, devlet dairesinde bile 1 müdür olur altında bir sürü hintli, pakistanlı görürsünüz.
ve evet, ruhsuz bulan haklı olabilir. yürüyerek keşfedilen eski şehir hissi her yerde yok, tüketim bazen kültürün önüne geçiyor, gösteriş de yer yer insanı yoruyor. ama dubai'yi yalnızca "parası olanların lunaparkı" diye küçümsemek, bir formula 1 aracını rengi üzerinden değerlendirmeye benziyor. seversin sevmezsin, fakat altında çalışan mühendisliği yok sayamazsın.
özetle dubai çölün ortasına kurulmuş zengin bir şehir değildir. coğrafyanın kader olduğuna inanmayanların, coğrafyayı lojistik bir avantaja çevirdiği devasa bir deneydir.
insanlık tarih boyunca suyun olduğu yere şehir kurdu. dubai ise önce şehri kurup, sonra suyunu üretti.
vay be dedirten tarafı da burj khalifa'nın yüksekliği değil zaten; bu cümlenin gerçek olmasıdır.