Hızlı Okuma ve İstatistik Çağında Yeni Bir Anlam Kazanan Eylem: Yavaş Kitap Okumak
bir dönem google’da "hızlı okuma kursu" ilanlarıyla karşılaşırdım. sanki insanımız okumaya her zaman düşkünmüş de ardı ardına kitap devirmeye muhtaç ve buna zaman yaratma telaşı yaşıyormuş gibi. sonraları bu kurslar “anlayarak hızlı okuma kursu”na evrildi. “anlayarak” demek durumu daha makul, daha cazip hale getiriyordu herhalde.
hızlı okumak bu hız çağında doğal bir adaptasyon sanırım. ama ben zamanla yavaş okumaya inanır oldum. gerçekten de her geçen yıl daha da yavaş okuyorum. cümleleri ve paragrafları tekrar okumak, toprağın aynı noktasını hedef belleyip gagası ile eşeleyen bir tavuk gibi, aynı noktada dakikalarca kalıp düşünmek doğal bir hal oldu. hızlıca okumaya başladığım ya da tekrar okuduğum kitaplardan da sıkılır oldum. nurullah ataç “asıl okumak, tekrar okumaktır” derken bunu kastetmiyordu bence ama neyse. korkarım bu gidişle hızım sıfıra gitgide yakınsayacak ve sonlara doğru “kayıp zamanın izinde” misali asla bitmeyen bir kitabın izinde kaybolacağım.
zaten övünme hakkı genellikle kitapları adeta yutarcasına çok hızlı okuyanlara verilmiş gibidir genelde. ama sabırsız okuyucular da kabul ederler ki, sayfaları günlerce hatta haftalarca çevirmek, okuyucuyu yazarın dünyasına daha da derinden daldırabiliyor. öte yandan bazı kitaplar sanki yavaş okunmak için yazılmış gibidir. hermann hesse’nin erken dönem romanlarını buna örnek olarak verebilirim. her cümleyi içselleştirdiğiniz, şahane bir üslupla yazılmış…
yine de kitapları arka arkaya, yutarcasına okumanın kıskançlık ve ne yalan söyleyeyim bazen hayranlık uyandıran bir yanı da var. özellikle de sosyal medyada bitirilmiş kitap yığınlarının paylaşılmasının edebi bir fetiş haline geldiği bu dönemde… sık sık “bu ay okuduğum kitaplar” şeklinde listeler ve hatta kitap kulelerinden oluşmuş, çekilip paylaşılmış fotoğraflar görüyorum. övünme hakkı, çok kitap okuyan ve bunları hızlı bir şekilde okuyanlara ait gibi görünüyor. zaten birinin bir yılda 10 kitap bitirmekle övündüğünü kaç kez gördünüz?
ancak yavaş kitap okuma hususunda, andrey tarkovski’nin filmleri için “zamanı mühürleme” olarak tanımladığı, yazarın bahsettiklerinin derinliklerine inme çabası da var, yani kim ne derse desin yavaş okumanın da bir gücü var. “bin yıllık dua” adlı kitabıyla tanınan, çin asıllı amerikalı yazar yiyun li de bunu savunuyor (kendisi trajik bir biyografiye sahip intiharcıl bir yazar. 2012'de iki defa intihara teşebbüs edip ölümden dönmüş. 2017 senesinde, ilk oğlu 16 yaşında intihar etmiş. bu trajedinin ardından, 2024'te ikinci oğlu 19 yaşında aynı şekilde canına kıymış.) yiyun li aynı zamanda yaratıcı yazarlık dersleri veren bir akademisyen. bir röportajında öğrencilerine şunu dediğini söylüyor. “öğrencilerim 'saatte 100 sayfa okuyabilirim' diyorlar. ama ben onlara 'saatte 100 sayfa okumanızı istemiyorum. saatte üç sayfa okumanızı istiyorum' diyorum" diyor. yani, tanıdık bir metni tekrar okuyor olsa bile, bu hızda okumanın memnuniyet verici olduğunun altını çiziyor. "insanlar genellikle bir kitabı tek oturuşta bitirdiklerini söylerler. ama ben bir kitabın tadını çıkarmak istiyorum, bu da kendime her kitaptan günde sadece 10 sayfa okuma süresi tanıdığım anlamına geliyor." yiyun li, ortalama bir günde 10 farklı kitap okuduğunu ve her birine yarım saat ayırdığını söylüyor.
ufak bir hesapla, bu tempoyla yiyun li'nin bir romanı bitirmesi üç haftayı buluyor. "bir kitapla iki üç hafta geçirdiğinizde, o dünyanın içinde yaşıyorsunuz" diyor ve ekliyor: "yavaş okumanın çok önemli bir beceri olduğunu düşünüyorum. kimse bundan bahsetmedi veya bana bunu öğretmedi. ben çok sabırlı bir okuyucuyum. çok sürükleyici bir kitap olsa bile, baştan sona acele etmek istemiyorum." bize tam tersini öğrettiler halbuki, taaaa ortaokul yıllarımızdan beri. çok iyi hatırlıyorum, ortaokuldayken hızlı okuma çalışmalarımız olurdu. sanki yarışır gibi, saniyede kaç kelime okuyabildiğimiz not edilirdi. muhtemelen edebi okurluk temrininden ziyade, bizi yarış atı gibi saldıkları sınavlarda paragrafları hızlı okuyalım diye yapılan bir şeydi. ne kadar yanlış bir pedagojiymiş bizimkisi.
belki de yavaş okuyanların her kelimenin tadını çıkarmak gibi bir amacı vardır
bazı insanlar için bir cümlenin kulağa nasıl geldiği, tüm okuma deneyiminde çok önemli olabilir. her zaman her şeyi anlamak isteyebilir insan, tıpkı şiir okurken olduğu gibi. keşfedilen yeni kelilemeler de olabilir. mesela ihsan oktay anar gibi, okuyucusunu adeta bir kelime hazinesinde yolculuğa çıkaran, yeni kelimeler keşfetmeye, araştırmaya teşvik eden yazarlar vardır.
öte yandan kitap kurtları genelde tipik sabırsız okuyuculardır, bir kitaba başlar başlamaz bitirmek için can atarlar. ne olacağını hemen bilmek isterler. o kadar hızlıdırlar ki okudukları kitapları listeleyip kaydedeni çoktur, çünkü ne okuduklarını unutmaktan bıkmışlardır. daha çok okumak, daha hızlı okumak isterler.
bu yüzden, yiyun li'nin tavsiyesine uymak en iyisi galiba
yani birden fazla kitabın konusunu takip edememe endişesine rağmen, hem oyalanmak hem de birden fazla kitabı aynı anda okumak. benim daha önce pek tasvip etmediğim bir şeydi ama artık bunu yapmaya başladım. öyle farklı on kitap değil ama, iki kitap sadece, yavaş yavaş, alıştıra alıştıra… ve işe irwin welsh’in cihat taşçıoğlu tarafından çevrilen “düzgün muamale” ve doğu yücel’in alıp da bir türlü okuyamadığım “öldüğünü google’dan öğrenen adam” kitaplarıyla başladım. ikisi de farklı tarz kitaplar, bu kasıtlı değildi. welsh’in 496 sayfalık kitabından çoğu gün yaklaşık 45 dakika, 30 sayfa kadar okuyorum. doğu’nun kitabı daha kısa olduğu için (198 sayfa) daha az okuyorum. bu muhtemelen hala çok hızlı, ama eski alışkanlıkları kırmak zor. ikisiyle de zaman geçirirken, birbirleriyle nasıl konuştuklarına hayran kaldım. welsh’in küfürle lirizmi, komediyle kederi aynı paragrafta harmanlayan romanındaki şiddet eğilimi ve karanlık dürtülerle medeni insan olma çabası arasında sıkışıp kalan karakterleriyle, doğu yücel’in farklı öykülerde ve farklı evrenlerde yaşasalar da modern dünyanın getirdiği ortak ruhsal yükleri taşıyan karakterlerinin birbirleriyle nasıl konuştuklarına şahit oldum. welsh’in kendi kimliklerini bulmaya çalışırken, uyuşturucunun sağladığı geçici kaçış yollarına yönelen karakterleriyle, doğu yücel’in sıradan hayatlar yaşarken birden kendilerini mantık dışı, fantastik veya tuhaf olayların içinde bulan karakterlerinin birbirleriyle örtüşen yanları var.
kitaplarla ilişkimiz bir yarış değil, birlikte vakit geçirme biçimimiz. sosyal medyadaki o devasa kitap kulelerine imrensem de, benim derdim artık sayfaları yutmak değil, kelimelerin arasında biraz daha oyalanabilmek daha ziyade... varsın yılda sadece birkaç kitap bitsin. yeter ki o sayfaların arasında gerçekten bulunayım, gerisi zaten o kadar da önemli değil.