Çapkın, Titiz, Duygusal: Kimilerine Göre Modern Romanın Babası, Gustave Flaubert

Gustave Flaubert kimdir? 1821-1880 arası yaşayan Fransız yazara dair bilinmesi gereken notları derledik.
Çapkın, Titiz, Duygusal: Kimilerine Göre Modern Romanın Babası, Gustave Flaubert

Hayatına dair temel bilgiler

1821'de fransa'nın rouen bölgesinde doğan gustave flaubert gençlik yıllarında ibadet edercesine edebiyetla ilgilenmiştir.kendisinden kısa bir süre sonra yazmaya başlayan zola tarafından sistematize edilen naturalizm akımının ilk yazarıdır.gerçekliğe olan tutkusuyla,roman kahramanlarının hiçbirine yakınlık duymadan yazmıştır.her hareketi her olayı titizlikle inceler,kişilerin ve olayların nedenini araştırır ve bunları mükemmel bir dille okuyucuya anlatır.

bir cerrahın oğlu olarak dünyaya gelmiş, paris hukuk fakültesine yazılmış, bu süreçte edebiyata yönelmiştir. 1843'te yakalandığı sinir hastalığı sonucu toplum hayatından uzaklaşıp, croisset'deki köşküne çekilerek yalnız bir hayat sürmeye başlar. büyük eserlerini burada yazmıştır. buruk.

Sanatının derinlerine dalalım

flaubert... modern romanın kurucusu olarak kabul edilen yazar.

en verimli günlerinde bile 15 saat boyunca sadece 1,5 sayfa yazabilecek kadar mükemmeliyetçidir. yazma eyleminin dış dünyayı olduğu gibi aktarmak değil, sanat yoluyla yeniden yaratmak olduğunu düşünür fakat gerçekliğin herhangi bir şekilde idealize edilmesine de karşıdır. ne stendhal gibi karakterler ve olaylar hakkında yorum yapar ne de balzac gibi gerçekliği tanrısal bakış açısıyla doğrudan yansıtır. gerçeklik karakterin gözünden algılanır, bu yüzden de flaubert’in realizmi öznel bir realizmdir.

en bilinen eseri madame bovary, taşra burjuvazisine yönelik bir eleştiri niteliğindedir; zira kitabın alt başlığı ‘moeurs de province’, yani taşra adetleridir. bu kitabı yazarken çok zorlandığını her defasında dile getirmiş ve hatta bir mektubunda şöyle demiştir: “iki şey bana devam etme gücü veriyor, edebiyat aşkı ve burjuvazi nefreti.” flaubert’in “madame bovary benim” demesinin sebeplerinden biri, ikisinin de burjuvazinin bayağılığına dayanamayan burjuvalar olmasıdır. kitaptaki karakterlerin çoğu kendi fikirlerini üretememeleri, maddiyatçı, çıkarcı, bencil ve konformist olmaları bakımından taşra burjuvazisinin kusursuz birer örneğidir.

emma bovary’nin mutsuzluğunun esas kaynağı sıradanlığa tahammül edememesi ve gençliğinde okuduğu kitaplardaki gibi bir aşkı arayıp durmasıdır. “emma bahtiyarlık, ihtiras, kendinden geçme gibi sözlerin, kitaplarda okuyup pek güzel bulduğu bu kelimelerin hayatta acaba neyin, hangi halin adı olduğunu düşünüp duruyordu”. gerçeğe gözlerini kapatıp, onu kafasındaki romantik kurguya uydurmaya çalışır. bu kurguyu gerçeğe dönüştürmeyi o kadar çok ister ki hayalleri ve aşkı için her şeyi göze alır. tabii ki ne yaparsa yapsın gerçek hayat asla onun romantik kurgusuyla örtüşmez. sonunda arsenik içip intihar eder ve ölürken siyah bir sıvı gelir ağzından. kimilerine göre bu sıvı aslında emma’nın gençken okuduğu ve bir nevi onu zehirleyerek gerçeklik algısını bozan romantik kitaplardaki mürekkebin metaforudur.


Son söz kendisinden gelsin

"insan şarabı, aşkı, kadınları ya da zaferi ancak sarhoş, âşık, koca ya da asker olmadığı zaman tasvir edebilir. hayatın içine çok fazla karışırsa insan, hayatı çok da açık bir şekilde göremez. ya çok acısını çekeriz hayatın ya da çok fazla keyfini süreriz."