Çayınızı Kahvenizi Alın Gelin: Fatih Sultan Mehmet, Kendi Zamanında O Kadar da Sevilmiyor muydu?

II. Mehmet, sağlığında bugün kendisini bildiğimiz kadar yenilmez ve şefkatli bir baba figürü müydü yoksa halkı tarafından o kadar da sevilmiyor muydu? Bunu sorgulayan kişisel bir tarih anlatısını paylaşıyoruz.
Çayınızı Kahvenizi Alın Gelin: Fatih Sultan Mehmet, Kendi Zamanında O Kadar da Sevilmiyor muydu?

fatih sultan mehmed hakkında bilinen en şaşırtıcı gerçeklerden biri bugün türkiye'de en çok sevilen osmanlı padişahlarından sayılmasına rağmen kendi devrinde halkın sevgilisi olmamasıdır. bir hükümdarın tarihe geçmesiyle kendi çağında kabul görmesi arasında hiçbir zorunlu bağ bulunmadığını hatırlamak gerekiyor. biz nedense ezbere bir alışkanlıkla bunun tam tersini varsayıyoruz. büyük işler başaran liderin çağdaşları tarafından da alkışlandığını ve sınırları genişletenin halkının gönlünü de fethettiğini düşünmeye eğilimliyiz. işin aslı sınırları genişleten eylemlerin bedelini ödeyen kesim çoğunlukla tam olarak alkış tutması beklenen kitlenin ta kendisi oluyor. hatta saltanatının son yıllarında köylüsünden şehirlisine, ulemadan şeyhlere, eski türk bey ailelerinden mülk ve vakıf sahiplerine kadar birbirinden oldukça farklı kesimleri aynı hoşnutsuzluk paydasında buluşturmayı başarmıştı.

sultan mehmed bahsi geçen bu keskin siyasi ayrımın osmanlı tarihindeki en belirgin örneğini temsil eder. bugün hakkındaki hüküm neredeyse oybirliğiyle verilmiş durumda; çağ açıp çağ kapatan, hiçbir savaşta yenilmeyen, devrinin yüzyıllarca ötesinde düşünen ve halkı tarafından tapılırcasına sevilen kusursuz bir kahraman imgesi var ortada. mevcut portrenin ciddi bir kısmının padişahın yaşadığı devirden çok sonra bambaşka ideolojik ihtiyaçlar doğrultusunda kurgulandığını söylemek muhtemelen pek çok kişinin canını sıkacaktır. tabii 15. yüzyıldan söz ediyoruz ve elimizde 1479 tarihli bir metropoll anketi bulunmuyor. dolayısıyla bütün halk hükümdardan nefret ediyordu demek ne kadar yanlışsa herkes padişahı bağrına basmıştı demek de aynı ölçüde hatalıdır.

kendi devrinin kayıtları ise bize bambaşka bir lider profili anlatıyor. devletin vergi ve nüfus sayımlarını kaydettiği resmî evraklar olan tahrir defterlerini, detaylı mali bilançoları, dönemin tarih yazıcılarının kaleme aldığı kronikleri, iki ayrı yeniçeri ayaklanmasını ve ölümünün hemen ardından yaşanan krizleri yan yana koyduğunuzda ortaya şüphesiz sevgiyle anılan şefkatli bir baba figürü çıkmıyor. asıl mesele de tam olarak burada başlıyor. fatih hakkındaki en çarpıcı bilgi askerî kariyerinin sanıldığı kadar eksiksiz ve parlak olmamasından ziyade ölümünden yüzyıllar sonra kazandığı itibarla kendi çağındaki toplumsal karşılığının birbirini hiçbir şekilde tutmamasıdır.

en baştan şu ağızlara sakız olan çağ açıp çağ kapatma ezberini masaya yatıralım. 1453 senesini keskin bir milat kabul edip ortaçağ'ın bittiğini müjdelemek evrensel bir akademik doğrudan ziyade yerel müfredatımızda ideolojik bir yüceltme aracı olarak kurgulanmış didaktik bir ezberdir. herhangi bir tarihi olayın evrensel çapta yepyeni bir çağ başlattığı iddiası esasında ulus-devletlerin kendi milli tarihlerini dünya sahnesinin tam merkezine yerleştirme çabasının tipik bir yansımasından ibarettir. günümüzün küresel tarih akademilerinde zaten artık keskin çağ ayrımları yerine erken modern dönem gibi daha esnek ve geçişken isimlendirmeler tercih ediliyor. yabancı literatürde dönemsel bir sınır çizgisi çekilecekse 1492 amerika'nın keşfi veya 1517 reform hareketlerinin başlangıcı çok daha baskın mihenk taşları kabul ediliyor. temeline inildiğinde dönemlendirme adı verilen bu sınıflandırmalar 19. yüzyıl tarihçilerinin çok geniş zaman dilimlerini öğrencilere daha kolay kavratabilmek için başvurdukları pratik şablonlardan öteye geçemez. yoksa ortaçağ 29 mayıs 1453 sabahı istanbul düştü diye dünyanın her köşesinde bir anda kepenk kapatmış falan değildir.

15.yüzyılda kamuoyu yoklaması yapılmadığı için padişahı halkın yüzde kaçı seviyordu sorusuna istatistiksel bir oran veremeyiz elbette. lakin dönemin kroniklerini, mali kayıtlarını, resmi defterleri, yeniçeri hareketlerini ve ikinci bayezid'in tahta çıkar çıkmaz giriştiği ani idari geri dönüşleri birlikte okuduğunuzda fazlasıyla net bir tablo beliriyor. hükümdar devletin kudretini merkezîleştirip büyütürken işin faturasını halka, askere, eski anadolu aristokrasisine, ahi çevrelerine, dervişlere ve ulemaya ödetmiş bir siyasi figürdü. geniş kesimlerin gözünde sevgiyle anılan bir şefkat abidesinden ziyade etrafında korku ve alttan alta öfke uyandıran sarsılmaz bir otorite figürüydü.

meselenin düğümlendiği yer aslında bütünüyle paraydı. istanbul'un yeniden kurulması, ardı arkası kesilmeyen seferler, donanma inşası, sayısız kale ve hızla büyüyen kapıkulu ordusu eşine rastlanmamış miktarda finansman gerektiriyordu. hükümdar da ihtiyaç duyulan kaynağı bugünkü dille oldukça sert bir mali merkezileşme programıyla doğrudan tabandan topladı.

buçuktepe vakası yaşanacakların erken habercisi sayılır

1446 yılında yeniçeriler ayaklanmış, şehabeddin paşa'nın edirne'deki konağını yağmalamış ve ardından şehrin doğusundaki buçuktepe mevkiine çekilmişti. görünen temel sebeplerden biri akçenin ayarının düşürülmesi, bir başka deyişle içindeki gümüşün sessiz sedasız azaltılmasıydı. askerlerin maaşı olan ulufelere yarım akçe zam yapılarak olay yatıştırıldığı için isyan adını doğrudan buradan almıştır. kaldı ki genç mehmed kendi ordusu tarafından tahttan indirilmiş ender padişahlardan biridir.

fakat tam bu noktada küçük ama oldukça belirleyici bir ayrıntı yatıyor ve kesinlikle gözden kaçırılmaması gerekiyor. buçuktepe isyanını yalnızca maaşı eriyen askerlerin kendiliğinden patlayan bir taban protestosu şeklinde anlatmak fazlasıyla eksik kalır. isyanın arkasında genç mehmed'i indirip ikinci murad'ı geri getirmeyi amaçlayan çandarlı halil paşa fraksiyonunun bulunduğuna dair çok ciddi işaretler mevcuttur. bir tarafta reel bir para meselesi dururken diğer tarafta saray içindeki aleni iktidar kavgası sürüyordu. sonuçta henüz 14 yaşındaki padişahın tahtı elinden kayıp gitti ve ikinci murad yeniden hükümdar oldu. yani söz konusu lider daha istanbul'u fethetmeden çok önce kendi askeri tarafından maaş üzerinden sıkıştırılmış ve rakip devlet adamlarının manevrasıyla tahtından uzaklaştırılmıştı.

1451 senesinde ikinci defa tahta çıktığında kapıkulu ocağıyla arasının pek düzelmediği daha ilk günden belli oldu. yeniçeriler yeni bir padişah tahta çıktığında askere dağıtılması kanun haline gelmiş olan cülus bahşişini almak için resmen devlet başkanının yolunu kestiler. istenen parayı mecburen ödedi, ardından ayaklanmadan sorumlu tuttuğu ocak yöneticilerini derhal tasfiye ederek yeniçerilerin başına çok daha sıkı bir nizam getirdi. saltanat makamıyla merkez ordusu arasındaki ilişkinin temelinde karşılıklı bir muhabbet değil salt para, tavizsiz bir disiplin ve güç dengesi yatıyordu. otuz yıl sonra hesabın faturası gayet kanlı bir şekilde kesilecekti.

ikinci saltanatında aynı mali yöntemi çok daha geniş bir ölçekte hayata geçirdi. durmak bilmeyen seferler, heybetli döküm toplar, yollar, saraylar, mecburi iskanlar ve sürekli hazır bekletilen bir merkez ordusu korkunç bir hazine yükü doğuruyordu. kaynaklar yetişmeyince mecburen yeniden tağşiş denilen mali operasyona başvuruldu ve akçenin içindeki değerli gümüş oranı devlet eliyle düşürüldü. uygulanan yöntem bugünkü sessiz enflasyondan çok daha kaba ve tartışmasız çok daha can yakıcı işliyordu. eski paranın kullanımını tamamen yasaklayıp yeni parayı zorunlu kılan sikke tecdidi uygulaması ilan ediliyor ve halk elindeki nakdi mecburen darphaneye taşımak zorunda kalıyordu. karşılığında ise daha az gümüş içeren yeni akçeyi teslim alıyorlardı. cebinde yüz akçesi olan insan bir sabah uyandığında devletin müdahalesiyle elinde yalnızca seksen akçelik bir meblağ kaldığı gerçeğiyle yüzleşiyordu. devlet böylelikle para basıp kendine taze gelir sağlarken bedelini elindeki akçenin alım gücü eriyen sıradan tebaa ödüyordu. icra edilen hamle adı konmamış olsa da nakit servetin beşte birine el koyan gizli bir vergi mekanizmasıydı.

iktisat tarihçisi şevket pamuk'un osmanlı para düzenine dair eşsiz çalışmalarında açıkça görüldüğü üzere yaşananlar münferit bir kriz tedbiri falan değildi. fatih devri boyunca 1451, 1460, 1470, 1475 ve 1481 civarında sistematik olarak tekrarlanan yeni akçe çıkarma uygulamalarında eski paranın yaklaşık beşte birlik bir kayıpla değiştirilmesi pratikte görünmez bir servet vergisi ya da doğrudan servet müsaderesi gibi işliyordu. bugünkü anlamıyla enflasyon yalnızca para ayarına bağlanamayacağı için tarihin ilk enflasyon canavarı tabirini kullanmak teknik olarak haddinden fazla iddialı kaçar. fakat erken osmanlı tarihinin en sert ve en sık tağşiş siyasetlerinden birini uyguladığı ortadadır. sabit gelirli askerin, devlet görevlisinin ve sıradan şehirlinin alım gücünü ciddi biçimde sarstığı ise hiçbir tartışma götürmez.

üstelik iş sadece akçeyle de bitmiyordu. tuz, sabun, mum gibi en temel gündelik tüketim maddeleri mukataa sistemi yani devlet gelirlerinin belirli bir bedel karşılığında şahıslara kiralanması usulü ve devlet tekelleri üzerinden eskisinden çok daha sıkı bir şekilde vergilendirildi. 1458 yılında anadolu sancaklarında kayıtlarda çift resmi diye geçen ve bir çiftlik büyüklüğünde toprağı işleyen köylü hanelerinden alınan yıllık temel tarım vergisi 22 akçeden bir anda 33 akçeye yükseltildi. tek kalemde yapılan yüzde ellilik bir zamdan bahsediyoruz. ders kitaplarında dökülen heybetli topların kaç okka gülle attığını uzun uzun okuruz ama bunların parasını kimin ödediği pek anlatılmaz. tüm bunların üzerine bitmek bilmeyen sefer masrafları, yıpratıcı angaryalar, nakliye yükümlülükleri ve ürün üzerinden alınan çeşitli paylar biniyordu.


bugünden geçmişe bakınca haritada renklenen her yeni toprak parçası şanlı bir zafer gibi görünüyor. halbuki aynı haritanın her santimetresinin ardında vergi yükü altında ezilen bir köylü, ayarı düşmüş akçeyle maaş alan bir kapıkulu askeri ve devletin dayattığı narh fiyatlarıyla zar zor geçinmeye çalışan yorgun bir şehirli duruyordu. tarih genellikle hükümdarın fethettiği yeri parlak puntolarla kaydederken köylünün eksilen akçesini sayfa sonundaki görünmez bir dipnota yollamayı tercih eder.

istanbul'un fetihten sonra yeniden kurulması da yalnızca ders kitaplarında anlatılan meşhur hoşgörülü ve çok kültürlü başkent rüyasından ibaret değildi. fatih'in şehri müslümanlar, rumlar, ermeniler ve yahudilerle entegre biçimde yeniden canlandırmaya çalıştığı doğrudur. şehir fetih esnasında boş bir kabuğa dönüşmüştü ve hızla doldurulması gerekiyordu. ancak amaca ulaşmak için başvurduğu en temel araçlardan biri doğrudan sürgün denilen zorunlu nüfus nakliydi. buradaki sürgün kelimesi yalnızca suçlunun uzaklaştırılması anlamına gelmiyordu. anadolu ve rumeli'nin çeşitli bölgelerinden esnaf, tüccar ve köklü aileler bulundukları topraklardan resmen söküldüler ve mecburi olarak istanbul'a gönderildiler. başlangıçta bedelsiz verileceği söylenen birtakım ev ve dükkanlardan bir süre sonra devlet adına düzenli bir kira benzeri bedel talep edilmeye başlandı. insanları yerinden edip buraya gel diyerek tahsis edilen evlerin kısa süre sonra tekrar devlet malı sayılması halkı canından bezdirmişti. dönemin yorgun kitleleri giderek ağırlaşan vergilerden ve zorunlu iskanlardan kelimenin tam anlamıyla illallah etmişti. dönemin tarihçisi aşıkpaşazade metinlerinde, zorla getirildikleri istanbul'dan kaçıp memleketine dönenlerden ve insanların kendi aralarında “bize şehir mi lazımdı” diyerek yaka silkmesinden açıkça bahseder. insanlar sadece yepyeni bir şehre yerleşmekle kalmıyor aynı zamanda devletin bizzat kurguladığı ağır ekonomik düzenin içine zorla itiliyorlardı.

hükümdara karşı en derin ve sessiz tepkiyi doğuran uygulama ise vakıf ve özel mülklerin muazzam gelirlerini devlet denetimine alma politikasıydı. onlarca yıllık venedik savaşının, sürekli seferlerin ve bitmek bilmeyen inşaat programının açtığı mali delik kapanmayınca vakıf ve mülk statüsündeki araziler kitlesel biçimde tımara çevrildi. kavramı doğru ve yerinde kullanmakta fayda var. yaşanan sürece doğrudan müsadere demek tam anlamıyla isabetli olmaz. klasik müsadere mekanizması daha ziyade gözden düşen devlet adamlarının mallarına bizzat hükümdar tarafından el konulmasını anlatır. fatih döneminde asıl yapılan şey çok sayıda vakıf ve özel mülkün mali statüsünün didik didik incelenmesiydi. vergi ve gelir haklarının önemli bir bölümü mîrî arazi statüsüne yani doğrudan devlet tasarrufuna geçirilerek merkezî hazineye bağlanıyor ve ardından tımar statüsünde sipahilere dağıtılıyordu.

halil inalcık hoca'nın tahrir kayıtları üzerinden muazzam bir ayrıntıyla incelediği düzenlemenin çapını gösteren rakam dönemin bürokratı ve tarihçisi tursun bey'in kayıtlarından geliyor. yirmi binin üzerinde köy ve mezranın statüsü değiştirilerek gelirleri katı bir şekilde devlet denetimine alınmıştı. ömer lütfi barkan'dan halil inalcık'a kadar tüm akademik literatür aynı noktayı vurgular ve osmanlı devlet mekanizması ile taşra eşrafı arasındaki yazısız sözleşmenin tarihte ilk kez bu kadar sert biçimde yırtılıp atıldığını açıkça kaydeder. fakat yaşananları sultan tek bir fermanla yirmi bin yerleşim yerinin toprağını gasp etti sığlığında okumak tarihi fena halde çarpıtmak olur.

tursun bey'in aktardığı sayı farklı tarihlerde ve farklı statülerdeki mülkler ile çeşitli gelir hakları üzerinde yapılmış kapsamlı işlemleri barındırıyor. oktay özel'in de titizlikle vurguladığı üzere karşımızda modern anlamda bir toprak reformundan ziyade mali hakların yeniden dağıtılması gerçeği duruyor. temel amaç yalnızca daralan hazineye sıcak para bulmakla sınırlı kalmıyordu. asıl hedef merkezden bağımsız serpilmiş yerel ekonomik güç odaklarını zayıflatmak ve tımarlı sipahi sisteminin mali tabanını olabildiğince genişletmekti.

alt kademedeki köylülerin büyük çoğunluğu aslına bakılırsa aynı toprağı işlemeye sessizce devam etti. işlenen araziler alınıp başka köylülere dağıtılmıyordu. asıl kaybedenler bu toprakların gelirinden yüzyıllardır beslenen eski anadolu beyleri, köklü ahi çevreleri, nüfuzlu ulema aileleri, dervişler, vakıflar, zaviyeler ve yerel mülk sahipleri oldu. tek bir kalem darbesiyle bütün bu kesimlerin gelirleri buharlaştı. hukuken çıplak toprağın mülkiyeti değil salt üzerinden elde edilen gelirin denetimi el değiştirmişti. lakin düzenli gelirini ve yerel nüfuzunu tek bir kalemde yitiren muktedirler açısından ortaya çıkan sonuç gayet somut ve acımasız bir mali mülksüzleştirmeydi. devlet güçlenirken merkez dışındaki bütün geleneksel güç odakları zayıflamıştı. imparatorluk kurma projesinin gündelik hayattaki karşılığı aslına bakılırsa daha fazla asker, daha değersiz akçe, daha fazla vergi ve daha sıkı bir merkezî denetim demekti. yukarıdan bakıldığında eşsiz bir devlet vizyonu gibi duran yapı aşağıdan bakıldığında tahsildarın soğuk yüzünden başka bir şey ifade etmiyordu.

dönemin toplumsal ruh halini anlamak için 15. yüzyılın en önemli osmanlı tarihçilerinden birine kulak vermek gerekiyor. fatih devrini bizzat yaşamış, zorlu osmanlı seferlerine katılmış ve tevârîh-i âl-i osmân isimli eseriyle devrinin nabzını tutmuş usta kronik yazarı aşıkpaşazade uygulanan amansız politikaya metinlerinde açıkça hücum eder. düzenlemenin ağırlığını “muhammed şeriatı ile yapılmış ne kadar vakıflar ve mülkler varsa hepsini bozdu” sözleriyle sertçe özetler ve bütün faturayı bilhassa nişancı karamanlı mehmed paşa'ya keser. yazarın kendi şahsi mülklerinin de merkezileşme dalgasından etkilenmiş olması şüphesiz ki öfkesinin kişisel bir boyutu bulunduğunu kanıtlıyor. zaten iyi tarihçilik kaynağa körü körüne inanmakla evrakı tamamen çöpe atmak arasında üçüncü bir rasyonel yol bulunduğunu bilmektir. önce metnin ne söylediğine ardından bunu hangi gerekçelerle dile getirdiğine bakılır. dolayısıyla kişisel menfaat bağlamı yazarın anlattıklarını hiçbir şekilde değersizleştirmiyor. tam aksine uygulanan siyasetten zarar gören geniş kesimlerde biriken sessiz tepkinin hangi şiddete ulaştığını gayet net bir biçimde gözler önüne seriyor.

metinlerde asıl dikkat çekici unsur yazarın zekice kurguladığı üsluptur

yazar osmanlı tarih yazımının en kibar üsluplu husumet metnini inşa ederken doğrudan kudretli sultana yüklenmek yerine faturayı sürekli padişahın etrafındaki devşirme paşalara kesme yolunu seçer. efendimizi kandırdılar formülü otoriteyi eleştiremeyen her dönemin klasik manevrasıdır. satır aralarına sinen alt metin bellidir ve padişah asla kötü değildir ancak etrafındaki liyakatsiz adamlar kendisini fena halde yanıltmıştır. mutlak iktidara dokunamayan muhalefetin çaresizce öfkesini danışmanlara ve icracılara yöneltmesi elbette yalnızca 15. yüzyıla özgü bir siyasi refleks sayılmaz. tam da bu nedenden ötürü paşalara savrulan ağır sözler okunurken satır aralarındaki asıl hedefi ve esas adresi asla gözden kaçırmamak gerekiyor.

rum mehmed paşa örneği merkezileşme, zorunlu sürgün ve halk nefreti arasındaki organik bağı iyice görünür kılar. karaman savaşlarının ardından larende ve konya çevresinden istanbul'a kafileler halinde nüfus nakledilirken mahmud paşa yeterince sert davranmamakla suçlanmıştı. görevi devralan rum mehmed paşa ise eskisinden çok daha tavizsiz ve ağır bir müsadere siyaseti hayata geçirmişti. aşıkpaşazade paşayı camileri, medreseleri ve doğrudan halkın malını hedef alan gaddar bir yönetici olarak resmeder.

nihayetinde sadrazam gözden düşüp idam edildiğinde aşıkpaşazade, dönemin toplumsal hafızasında biriken nefretin ölçüsünü göstermeye fazlasıyla yetecek şu vurucu ifadeyi kaleme almıştır.

"âhir it gibi boğdular."

kurulan sert cümle yalnızca merhum bir paşaya duyulan kişisel kinin dışavurumu sayılamaz. modern hayranlarının büyük bir vecd ile devlet aklı ya da imparatorluk vizyonu diye yücelttiği kavramların aslında evini, gelirini ya da yerel itibarını kaybeden sıradan insan nazarında düpedüz zulüm anlamına gelebildiğinin paha biçilmez bir kaydını tutuyor. zaten devşirme kadroların durdurulamaz yükselişi tek başına ciddi bir toplumsal huzursuzluk kaynağıydı. hükümdar asırlık köklü ailelere ve anadolu aristokrasisine yaslanmak yerine doğrudan şahsına bağlı kapıkulu kadrolarını ısrarla merkeze çekiyordu. çandarlı halil paşa'nın fetihten çok kısa bir süre sonra idam edilmesi yaşanan keskin geçişin en kanlı sembolü sayılır. eski türk aristokrasisinin tasfiyesi ve yerine doğrudan sultana bağlı bir bürokrasinin inşası iktidarı sağlamlaştırmak adına gayet verimli bir tercihti kuşkusuz. ancak liderin şahsına sevgi ve muhabbet kazandıran türden bir strateji olmadığı da gün gibi ortadaydı.

gelelim yenilmez kumandan, fetihler sultanı meselesine

padişahın askerî kariyerine yalnızca saltanatının başındaki ve sonundaki haritaları üst üste koyarak bakarsanız kesintisiz ve pürüzsüz bir zafer yürüyüşü görürsünüz. istanbul'un yanı sıra sırp despotluğu, mora, trabzon, bosna ve karaman siyasi bakımdan tasfiye edilmiş, kırım hanlığı osmanlı himayesine alınmış, eğriboz fethedilmiş ve otlukbeli'nde uzun hasan ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. saltanatın sonunda devralınandan çok daha geniş, merkezî ve etkili bir devlet bırakılmıştır ve mevcut bilançoya başarısızlık demek için haritayla ciddi bir kavga içinde olmak gerekir. halbuki muharebeleri, uzun kuşatmaları ve seferlerin somut hedeflerini mikroskop altına alıp tek tek incelediğinizde ortaya çok daha sönük ve bol pürüzlü bir tablo çıkıyor. sınırların devlette daha önce görülmemiş ölçüde genişlemiş olması liderin girdiği her savaşı kayıpsız kazanan kusursuz bir saha kumandanı olduğunu kanıtlamıyor.

sınırların genişlemesi kapıkulu ordusunun, eyalet askerlerinin, donanmanın, dönemin çok ilerisindeki topçu teşkilatının, akıtılan sonsuz mali kaynakların ve kurt paşaların yarattığı ortak bir sinerjinin ürünüydü. padişahın güçlü tarafı daha çok strateji, kuşatma hazırlığı, lojistik seferberlik, diplomatik tecrit ve uzun süreli siyasi baskı kurma becerisiydi. şahsen yönettiği harekatların taktik bilançosu ise bugünkü efsanenin düşündürdüğünden çok daha dalgalıdır. belgrad, eflak, yayça ve akçahisar örneklerinde açıkça tecrübe edildiği üzere bizzat yürüttüğü seferler ciddi stratejik hatalar, maliyetli sonuçsuz kuşatmalar ve mecburi geri çekilmelerle dolup taşıyordu.

1453 yılı bile kusursuz komutan imajının rahatlıkla sorgulanabileceği son derece kritik vakalardan biridir

rumelihisarı'nın inşası, karadeniz ikmalinin kesilmesi ve donanmanın hazırlanması muhteşem bir stratejik zekanın ürünüdür. asker sayıları tarihi kaynaklara göre muhtelif değişiklikler gösterse de yedi bin civarı savunucuya karşı osmanlı ordusunun yaklaşık on kat kalabalık olduğu hususunda genel bir akademik uzlaşma bulunuyor. karşı tarafta eski görkemli gücünü tamamen yitirmiş ve dışarıdan dişe dokunur hiçbir yardım alamayan yorgun bir bizans duruyordu. tüm eşitsiz koşullara rağmen şehir yaklaşık 53 gün boyunca inatla teslim olmadı ve osmanlı hücumları surlarda defalarca püskürtüldü. kuşatmanın son haftalarında ordugâhta işin çıkmaza girdiği ve ordunun felakete sürüklendiği söylentileri ayyuka çıkarken harp meclisinde geri çekilme seçeneği bile açıkça tartışılmıştı. 20 nisan gününde erzak taşıyan dört hristiyan gemisi koca osmanlı donanmasının arasından tereyağından kıl çeker gibi geçip haliç'e girmeyi başardı ve yaşanan hezimetin ardından donanma komutanı baltaoğlu süleyman bey falakaya yatırılıp derhal görevden alındı.

kuşatmada kullanılan dev kuşatma toplarının (şahi) gün geçtikçe çatlamaya başlaması ve lağımları yarmak için yapılan girişimlerin, savunmada görev alan iskoç askerî mühendis johannes grant'ın maharetle yönettiği karşı lağımlarla teker teker etkisiz hale getirilmesi hücumun hızını ciddi anlamda kesti. surlara binbir zahmetle yanaştırılan görkemli kuşatma kulesi acımasızca yakıldı. şehir dahiyane bir taktik manevrayla değil aşılan uzun haftaların getirdiği psikolojik yıpranmayla, savunmanın omurgasını oluşturan cenevizli komutan giovanni giustiniani'nin ağır yaralanıp mevziyi terk etmesiyle ve nihayetinde açık kalan bir tali kapının yarattığı stratejik çöküşle düştü. osmanlı ordusu savunmacılardan yaklaşık on kat kalabalıkken, karşı tarafta birkaç bin kişilik yardımsız bir bizans birliği duruyordu. tüm eşitsiz koşullara rağmen şehrin yaklaşık sekiz hafta boyunca direnmesi, savunmacıların dayanıklılığını ön plana çıkarıyor. yaşananları tek bir kişinin dehasına bağlayan anlatı aslında uzun ve belirsizliklerle dolu o yorgun günlerin, yıllar içinde şanlı gösterilmeye çalışılmış halidir.

geç dönem bizans ordusu üzerine temel çalışmalardan birine imza atan mark bartusis'in isabetle dikkat çektiği üzere ortadaki orantısız insan ve malzeme üstünlüğüne rağmen kuşatmanın sekiz haftaya yaklaşması doğrudan taktik dehadan evvel savunmacıların inanılmaz direncini konuşmayı zorunlu kılıyor. askerî bakımdan asıl şaşırtıcı detay istanbul'un günün sonunda düşmesi değildir. birkaç bin kişilik karmaşık bizans ve latin kuvvetinin dev orduları barındıran osmanlı askerî mekanizmasını surların dışında haftalarca tutabilmiş olması çok daha hayret vericidir. büyük bir mali kaynak, inanılmaz bir insan gücü, gelişmiş kuşatma teknolojisi ve rakip taraftaki çözülmenin birleşmesi olağanüstü bir başarıdır ancak mevcut gerçeği analitik bir zeminde açıklamak zaferi küçültmek anlamına gelmez.

istanbul'dan yalnızca üç yıl sonra yaşanan 1456 belgrad kuşatması ise askeri açıdan açık ve net bir başarısızlıktır

tuna nehri üzerinde kurulan güçlü abluka hünyadi yanoş'un filosu tarafından darmadağın edildi. savunma hattına profesyonel askerlerle birlikte rahip kapistrano'nun fanatik vaazlarıyla topladığı haçlı gönüllüleri de eklenmişti. genel hücumda osmanlı kuvvetleri surların içine kadar sokulmayı başardılar ancak içeride bir türlü tutunamadılar. ardından gelen sert karşı saldırı dalgası bizzat osmanlı top mevzilerine kadar ulaştı. padişah tehlikeyi savuşturmak için bizzat çarpışmaya girdi, uyluğundan yaralandı ve ordu dökümü aylarca süren topları çaresizce geride bırakarak apar topar geri çekilmek zorunda kaldı. hristiyan dünyasında öğle vakti çanlarının hala bu beklenmedik zafer için çaldığı söylenir. işin ironik tarafı belgrad ancak başarısız kuşatmadan tam 65 yıl sonra 1521 tarihinde kanuni tarafından alınabilmiştir ve yaşanan hüsran çağ açıp çağ kapatan yenilmez komutan anlatısına pek sokulmayan ilk büyük çatlaktır.

1462 eflak seferi de sahadaki bir diğerı örtbas edilen başarısızlıktır

kazıklı voyvoda unvanıyla bilinen üçüncü vlad osmanlı ile göğüs göğüse bir meydan savaşına girmek yerine yakıp çekilme taktiği, vurkaç pusuları ve ani gece baskınlarıyla orduyu fena halde yıprattı. çok konuşulan târgovişte gece baskını bir yana seferin kendisi son derece pahalı ve sonuçsuzdur. enverî'nin de bizzat şahit olup aktardığı üzere yol kenarlarında çürüyen binlerce cesedin oluşturduğu kazık ormanını görüp geri çekilen bir ordunun galibiyetine ne denir akademik olarak halen tartışılır. vlad ele geçirilemedi, ordusu imha edilemedi ve kesin bir meydan zaferi kazanılamadan payitahta dönüldü. ilerleyen yıllarda kardeşi radu tarafından iktidardan düşürülmesi siyaseten osmanlı lehine sonuçlanmış olabilir. ancak yaşanan siyasi el değişimi seferin askerî bağlamdaki saf başarısızlığını hiçbir şekilde ortadan kaldırmıyor.

1464 yayça kuşatması benzer bir şekilde başarısız oldu

arnavutluk dağlarında ise iskender bey denen adam, elinde bir avuç dağlıyla imparatorluğu yirmi beş yıl boyunca peşinden koşturup oyaladı. fatih 1466 ve 1467 yıllarındaki seferlerde akçahisar'ı bizzat ordunun başında kuşattı ancak iki defasında da kaleyi düşüremedi. gözdağı vermek amacıyla elbasan kalesini inşa edip bölgeye sürekli stratejik baskı uyguladı. fakat akçahisar'ın nihai olarak düşmesi ancak iskender bey'in ölümünden tam on yıl sonra 1478 tarihinde mümkün olabildi.

1473 otlukbeli savaşı tartışmasız bir osmanlı zaferidir ve ortadaki gerçeğe itiraz eden aklı başında bir tarihçi bulunmuyor

ancak ana muharebeden hemen önce pek dillendirilmeyen ciddi ve kanlı bir bozgun duruyor. fırat geçidindeki öncü kuvvetin başındaki has murad paşa tecrübesizliğinin kurbanı olup uzun hasan'ın kurduğu taktiksel tuzağa düştü ve emrindeki kuvvetler dağılırken kendisi de nehrin sularında boğularak can verdi. asıl meydan savaşının kazanılmasında ise ordunun dar vadideki baskından çıkmasını sağlayan mahmud paşa ile davud paşa'nın kritik tepeleri zamanında tutması ve şehzade mustafa'nın sol koldaki muazzam başarısı belirleyici oldu. merkezî kapıkulu kuvvetlerinin esaslı biçimde savaşa girmesine bile gerek kalmadan uzun hasan çekilmek zorunda kaldı. zafer elbette başkomutan olarak hükümdarındır fakat başarıyı fiilen üreten mekanizma iyi kurulmuş bir ordu, yetenekli paşalar ve doğru anda işleyen komuta sistemidir.

1475 yılında vaslui'de hadım süleyman paşa'nın komuta ettiği ordu ştefan cel mare'nin kuvvetleri tarafından kelimenin tam anlamıyla imha edildi

padişah prestij kaybını onarmak için ertesi yıl bizzat sefere çıktı ve valea alba muharebesinde sahada üstünlük sağladı. fakat baş düşmanı ştefan'ı bir türlü ele geçiremedi, stratejik boğdan kalelerini düşüremedi ve veba ile açlığın kol gezdiği orduyu çaresizce geri döndürmek zorunda kaldı. boğdan boyun eğmedi. bir meydan savaşını kazanmakla askerî seferin temel siyasi hedefini bütünüyle gerçekleştirmek kesinlikle aynı şey değildir ve sahada çarpışma kazanılsa da masadaki hedef hayata geçirilememiştir.

benzer bir durum akdeniz'de de yaşandı: 1480 rodos kuşatması doksan günün ardından mesih paşa komutasında ağır kayıplarla neticelendi

ordunun son hücumda dağılmasının temel sebebi olarak şehirden elde edilecek yağmanın askere değil doğrudan hazineye kalacağının ilan edilmesi gösterilir. aynı yıl gedik ahmed paşa tarafından italya çizmesinde alınan otranto kalesi ise padişahın ölümünden bir yıl sonra sessiz sedasız elden çıktı. analizde dürüst olmak lazım, aksi takdirde yapılan değerlendirme ucuz bir karalamaya dönüşür. başarısız kuşatmaları, fiyaskoyla biten seferleri ve hükümdar ölür ölmez kaybedilen toprakları tarih kitabından cımbızla ayıkladığınızda elbette ortaya kusursuz bir komutan kalıbı çıkarabilirsiniz. fakat bütün bir saltanatı kesintisiz fetihler zinciri gibi anlatmak tarihçilik değil açıkça kurgusal bir montaj yapmaktır.

iki milyon kilometrekare fetheden adama düpedüz başarısız demek son derece zorlama olur

sıralanan yenilgilerin tamamını şahsi bir bozgun gibi yaftalamak da elbette doğru değildir. vaslui'de ve rodos'ta bizzat ordunun başında kendisi bulunmuyordu. lakin tam da aynı mantıktan yola çıkarak elde edilen bütün zaferleri yalnızca hükümdarın kişisel hanesine yazamayız. sahadaki kanlı ve zorlu işlerin önemli bir kısmını mahmud paşa angeloviç, gedik ahmed paşa, ishak paşa, davud paşa gibi tecrübeli kumandanlar cansiperane yürütüyordu. zaferler padişahın uhdesinde kalırken yenilgiler doğrudan paşaların boynuna asılacak diye bir tarihçilik metodolojisi kabul edilemez.

askerî güç şahsi muharebe kabiliyetinden ziyade kurulan devletin insan ve lojistik kaynaklarını eşzamanlı seferber edebilme kapasitesinde aranmalıdır. düzenli topçuluk faaliyetleri, donanma inşası, sefer yollarının bakımı, kusursuz işleyen lojistik ağ, sürekli teyakkuzda bekleyen ordu ve gerekirse zorla vergi toplama gücü osmanlılara rakiplerinin hiçbirinde bulunmayan elastik bir dayanıklılık kazandırıyordu. gerçekten de muazzam bir devlet kapasitesinden bahsediyoruz. belki de en isabetli tanım saltanatın savaş kazanan bir komutandan ziyade savaş üretme kapasitesi yüksek eşsiz bir imparatorluk makinesi kurmuş bir devlet mühendisi olmasıdır.

madalyonun diğer yüzündeki entelektüel tarafı ise bütünüyle uydurma değildir. hükümdarın yunanca ve farsçaya derin bir ilgi duyduğu, antik tarih ve coğrafya eserlerini bizzat toplattığı, italyan hümanistlerle ilişkiler kurup gentile bellini'yi sarayına davet ettiği, ali kuşçu'yu ricalarla istanbul'a getirttiği ve sahn-ı seman medreselerini kurduğu tarihi belgelerle sabittir. kendisini yalnızca doğu'ya ait islami bir lider statüsünde konumlandırmıyordu. aynı zamanda roma'nın evrensel siyasi mirasına doğrudan talip bir kayser-i rûm olarak görüyordu. şahsi kütüphanesinden günümüze ulaşan batı kültürüyle ilgili elli eserin kırk ikisinin yunanca olması bile başlı başına olağanüstü bir detaydır.


bununla birlikte ince zevklere sahip entelektüel bir zihin taşımak doğrudan merhametli, vizyoner bir demokrat ya da halk tarafından çılgınca sevilen bir figür olmak anlamına gelmiyor. neticede kitap okumak veya resim yaptırmak iyi huylu olmanın bir karakter referansı değildir. avnî mahlasıyla son derece estetik şiirler yazan, felsefeyle ve antik tarihle hemhal olan derinlikli bir idareciydi. fakat tam da aynı bedende devletin soğuk çıkarını her türlü aile bağının ve şahsi hukukun fersah fersah üzerinde tutan tavizsiz ve demir yumruklu bir 15. yüzyıl otokratı yatıyordu.

tursun bey'in târîh-i ebü'l-feth'in girişinde incelikle kurguladığı siyaset teorisi tam da bu minvalde hayli aydınlatıcıdır. nasîrüddin tûsî'den süzülüp gelen iran-islam siyaset geleneğinin etkisiyle şeriatın hemen yanına örfü konumlandırır. bir başka ifadeyle kamu düzenini sağlamak adına bizzat hükümdarın iradesiyle koyduğu dünyevi yasama yetkisini merkeze yerleştirir. tasvir edilen yapıda sultanın yetkisi yalnızca mevcut dini hükümleri pasif bir şekilde uygulamakla sınırlı kalmaz. mutlak düzeni korumak ve bekâyı sağlamak adına dini metinlerin açıkça düzenlemediği gri alanlarda da kılıcını masaya vurup kesin kural koyabilir. esasında osmanlı yapısını bir sınır beyliğinden imparatorluğa dönüştüren ana unsur kuru kılıçtan ziyade inşa edilen bu güçlü hukuki ve zihinsel altyapıydı.

osmanlı merkezileşmesinin sarsılmaz düşünsel zemini büyük ölçüde tursun bey'in çerçevesini çizdiği teorik temel üzerinde yükseliyor. doğrudan saltanat makamına nispet edilen meşhur kanunnamede kardeş katlinin devlet nizamı adına alenen meşru bir zemine oturtulması meselenin en travmatik örneğidir. metnin içine özenle yerleştirilen “ekser ulemâ dahi tecvîz etmişdir”cümlesi bile uygulamanın tartışmasız ilahi bir icma olmadığını, bilakis zar zor sağlanmış bir çoğunluk onayına dayandırılan pragmatik bir siyasi tercih olduğunu ele verir. bu nedenle şahsi entelektüel ilgileri bugünkü modern anlamıyla seküler hümanizmle yahut sınırsız özgür düşünceyle özdeşleştirmeye çalışmak anakronizmin, yani tarihsel yanılgının dik alasından başka bir şey olmaz. gerçek şu ki aynı zihnin kıvrımlarında antik yunanca el yazmalarıyla bizzat öz kardeşlerin devletin bekâsı uğruna göz kırpmadan boğdurulabileceği fikri gayet uyum içinde yan yana durabiliyordu.

hikayenin belki de en sarsıcı tarafı padişahın ölümünün hemen ardından payitahtta kopan fırtınadır

kudretli hünkâr 3 mayıs 1481 tarihinde gebze yakınlarındaki askeri ordugâhta, hedefinin neresi olduğu günümüzde bile kesin olarak çözülememiş, adını tam bilemediğimiz gizemli bir sefere çıkarken aniden can verdi. hükümdarın ölüm haberi istanbul'a ulaştığında başkentin sergilediği ilk refleks sokaklara dökülüp karalar bağlanan toplu bir yas töreni olmadı. fırsat bu fırsat diyen yeniçeriler ve şehirdeki muhtelif kızgın gruplar hızla harekete geçerek can yakan mali politikaların ve merkezileşme programının bir numaralı mimarı konumundaki sadrazam karamanlı mehmed paşa'yı linç ederek öldürdüler. sadrazamın kesik başı bir mızrağın ucuna geçirilip ibretialem için istanbul sokaklarında gezdirildi ve kentte günlerce süren, bilhassa çarşıyı ve gayrimüslim mahallelerini hedef alan ciddi yağmalar yaşandı.

kuşkusuz patlayan şiddet sarmalının arka planında şehzadeler bayezid ile cem arasında kıyasıya süren kanlı taht mücadelesi de bulunuyordu. bu bağlamda bütün öfke selini salt tabandan kopup gelen kendiliğinden bir halk devrimi gibi romantize etmek pek tutarlı olmaz. fakat taşan öfkenin birincil hedefi olarak doğrudan el konulan vakıfların, müsadere edilen mülklerin, mecburi iskanların ve acımasız mali siyasetin baş uygulayıcısının seçilmesi tesadüf kelimesiyle açıklanamaz. 15. yüzyılda kamuoyu araştırması yapılmıyordu ama bazen bir sadrazamın mızraktaki kesik başı dönemin memnuniyet oranı hakkında fazlasıyla net bir fikir vermeye yeter.

babasının vefatı sonrasında tahta oturan ikinci bayezid, selefinin kurduğu demir yumruklu siyaseti olduğu gibi sürdürmeme kararı aldı

zorla mîrîye geçirilen çok sayıda vakıf ve mülk geliri hızla eski sahiplerine iade edildi. küstürülen ulemayla ve muhalif derviş çevreleriyle masaya oturulup uzlaşıldı. meyhaneler kapatıldı, piyasayı perişan eden tağşiş politikası dizginlendi ve yeni padişah saltanatı boyunca bir defadan fazla yeni akçe çıkarmama şartını baştan kabul etti. bayezid daha babasının sağlığında bile merkezden dışlanan çevrelerin etrafında kümelendiği, kurtuluş umudu olarak görülen dindar ve mutedil karakteri sebebiyle 'veli' lakabıyla anılan bir figürdü. italyan ressamlara yaptırılan tabloların saraydan çıkarılıp pazarlarda satışa sunulması ve gentile bellini'nin meşhur portresinin tam da bu dervişane mizaca ve babasının batılılaşma merakına yönelik tepkiye istinaden saraydan uzaklaşarak yüzyıllar süren bir yolculuk sonunda londra'ya ulaşması, yaşanan değişimin en somut nişanesiydi. objektif bir mantıkla düşünmek gerekirse bir hükümdarın öz oğlu tahta tutunmak için babasının yirmi yıla yayılan en temel uygulamalarını tek bir kalemde iptal ediyorsa uygulanan politikaların ne kadar sevildiği konusunda anket yapmaya lüzum kalmaz. bayezid'in iktidarı, sert merkezileşmeye verilmiş toplumsal tepkinin bizzat devletin zirvesine taşınmasıydı.

avrupa yakasında şahit olunan diplomatik tepkiler ise meselenin öteki yüzünü aydınlatıyor

tarihçi franz babinger'in aktardığına göre ölüm haberi italya yarımadasına ulaştığında venedik senatosuna giden metin tek bir cümleden ibaretti ve büyük kartal öldü diyordu. roma'da papa sixtus şükran ayinleri düzenletti ve kilise çanları aralıksız olarak üç gün boyunca çaldırıldı. batı'da yaşanan bu kolektif histerinin haklı bir sebebi vardı elbet. sadece bir yıl önce, 1480 tarihinde otranto limanının beklenmedik biçimde osmanlıların eline geçmesi italya'da sıranın çok yakında kalbi olan roma'ya gelebileceği yönünde muazzam bir korku ve panik havası doğurmuştu. avrupa'nın sevinmesi son derece normaldi, asıl sarsıcı olan kendi başkentindeki tepkinin de matemden ziyade derin bir nefes alma hissini barındırması, düpedüz bir tahliye hissiyatı taşımasıydı.

bütün bu tarihsel gerçekliklere rağmen peki bugünkü kusursuz kahraman kültü nereden çıktı diye soracak olursanız işin rengi epey değişiyor

16. yüzyılda model padişah kanuni, hilafet tartışmalarında ise referans noktası yavuz sultan selim'di. bugün sarsılmaz bir inançla korunan konum büyük ölçüde çağımızın ideolojik ikliminde inşa edilmiş bir yapıdır. türkiye'de fetih anmalarının siyasal hafızasını derinlemesine deşen tarihçi gavin d. brockett'in isabetle gösterdiği üzere namık kemal gibi osmanlı aydınları 1453 tarihini seküler ve modern vatan anlatısının tam merkezine yerleştirdiler. buna abdülhamid dönemindeki imparatorluk nostaljisini ve yahya kemal'in zarif şiirsel istanbul kurgusunu da eklemek gerekir.

sonrasında demokrat parti dönemine denk gelen 1953 yılındaki 500. yıl kutlamalarının resmi görkemi, şaşaalı törenler ve basılan özel pullar kurgulanan hafızayı tabana yayarak kitleselleştirdi. doksanlı yılların yükselen siyasi konjonktüründen itibaren ise islamcı siyaset geleneği padişahı kaybedilmiş görkemli bir medeniyetin ve beklenen efsanevi yeniden diriliş fikrinin kusursuz sembolüne dönüştürdü. ardından reyting peşinde koşan popüler tarih dergileri, hamasi fetih panoramaları, tarihi gerçeklikten kopuk gişe sineması ve dev bütçeli televizyon dizileri devreye girerek bugünkü dokunulmaz miti yarattı.

sürecin sonunda şaşırtıcı bir biçimde aynı anda hem milliyetçi fetih anlatısının, hem muhafazakâr imparatorluk nostaljisinin, hem de islamcı medeniyet idealinin itiraz edilemez ortak kahramanı haline geliverdi. gündelik hayatta pek çok konuda birbirinin gözünü oymaya hazır zıt siyasi çevrelerin her biri kendi ideolojik kalıbına uygun ısmarlama bir profil üretti. kitaplardaki etten ve kemikten oluşan 15. yüzyıldaki defolu tarihsel kişilik zamanla silinip buharlaştı. boşalan koltuğa çağ açıp çağ kapatan, ömrü boyunca bütün savaşlarını kayıpsız kazanan, karşısına çıkan herkesi evrensel bir hoşgörüyle kucaklayan ve sokağın kendisine mecnun gibi hayran olduğu gram hatası bulunmayan steril bir kurucu melek figürü yerleştirildi.

elbette tarihi şahsiyeti kurgulanmış kusursuz kahraman kalıbından söküp çıkarırken bu kez attığı her adımı saf beceriksizlik ve uyguladığı her politikayı keyfî bir zulüm sayan tek boyutlu bir tiran karikatürüne dönüştürmek de ucuz bir tuzağa düşmek olur. mevcut hatanın en açık örneği franz babinger'in çizdiği oldukça oryantalist ve karanlık portreye halil inalcık'ın yönelttiği meşhur akademik eleştiridir. inalcık'ın haklı itirazı babinger'in çalışmasındaki bariz kronoloji hatalarının yanı sıra birincil elden osmanlı kaynaklarının kasten görmezden gelinmesine dayanıyordu. meselenin özü akademik düzlemde kimseyi ideolojik olarak aklamak veya peşinen mahkûm edip asmak değildir. temel dert sonradan masa başında kurgulanmış şanlı kahraman imgesinin kendi döneminde yazılmış şahitli kaynaklarla ne ölçüde uyuşup uyuşmadığını test etmektir.


toparlamak gerekirse bir sınır beyliğinin kurumlarını merkezî bir imparatorluğun ihtiyaçlarına göre zorla dönüştürmek muhteşem bir siyasi başarıdır ancak lideri kendi yaşadığı çağda halkı tarafından sevilen biri yapmaz. merkezî otoriteyi acımasızca büyütürken ezilen yerel ve kadim güç odakları, bir fermanla geliri kesilen dev vakıflar, yurtlarından koparılıp zorla istanbul'a sürülen köklü aileler, ayarı düşürülmüş teneke kıvamındaki akçeyle geçinmeye çalışan yorgun askerler ve artan vergileri sırtlayan gariban köylüler açısından ortada romantik bir destan falan yoktu. sıradan halkın penceresinden bakıldığında karşılarında bedeli bizzat kendi kanları ve mallarıyla ödetilen son derece pahalı, yorucu ve bitmek bilmeyen bir imparatorluk projesi duruyordu.

bugün biz lideri yalnızca aldığı şehir ve çizdiği haritalar üzerinden alkışlayarak tanıyoruz. ancak devrinin çağdaşları padişahı fetih panoramasından değil bizzat vergi memurundan, enflasyonist akçeden, zorbalıkla el değiştiren mukataadan, travmatik mecburi iskânlardan ve bir türlü sonu gelmeyen tüketici askeri seferlerden tanıyorlardı. yüzyıllar sonra gelen şanslı kuşaklar kurulan görkemli devleti hazır bir miras olarak devraldılar. saltanatın yaşandığı dönemin insanları ise devletin sancılı büyüme bedelini iliklerine kadar ödediler. bugün göğsümüzü gererek sevdiğimiz kusursuz imge kendi çağdaşlarının hissettiği ortak bir sevgiden değil, yüzyıllar boyunca ince ince seçilip parlatılan, ideolojik olarak filtrelenmiş defosuz bir zafer hafızasından doğmuştur.