Dünyanın 200 Yıllık Özlü Söz İhtiyacını Karşılayan Adam: Oscar Wilde'ın Hayat Öyküsü
wilde... victoria dönemi'nin içine yanlışlıkla düşmüş gibi duran, belki de çağının en marjinal fikirli ve en kendine özgü insanıydı.
sadece düşünceleriyle değil, varoluş biçimiyle de bir meydan okumaydı. gösterişli alışkanlıkları, teatral tavırları, sivri zekâsı ve cinsel yönelimi, insanları rahatsız etmekten çekinmeyen açıklığıyla toplumun ondan beklediği her şeye bilinçli olarak ters duruyordu.
üstelik bunu saklanarak değil, herkesin gözü önünde yapıyordu.
eleştirilse de, alay edilse de, yargılansa da kendi fikrini geri çekmeyen bir adamdı. insanların sessizce düşündüğü ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği şeyleri, neredeyse zarif bir provokasyona dönüştürerek dile getiriyordu.
belki de bu yüzden hâlâ bu kadar modern görünüyor. çünkü victoria dönemi düzen istiyordu; o ise maskeleri düşürüyordu.
ama bunu bağırarak değil, estetikle yapıyordu.
1854'te dublin'de doğdu. annesi jane wilde, şiir yazan, politik metinler üreten ve dönemin erkek egemen entelektüel dünyasında dikkat çeken bir kadındı. evlerinde edebiyatçılar, doktorlar, sanatçılar eksik olmazdı. daha çocuk yaşta şunu öğrenmiş gibiydi; insanlar gerçekle değil, anlatıyla yaşar.
oxford yıllarında sadece zekâsıyla değil, görünüşüyle de olay hâline geldi. uzun saçları, kadife ceketleri, çiçek taşıması, gösterişli konuşmaları… victoria dönemi'nin katı erkeklik anlayışının tam tersiydi. insanlar ona hem hayranlık duyuyor hem de ondan rahatsız oluyordu. çünkü bir insan gibi değil, bilinçli olarak yaratılmış bir karakter gibi yaşıyordu. bu arada oxford'dan birincilik ile mezun olduğunu ve kendini “deha” olarak tanımladığını da ek bilgi olarak vermiş olayım.
yine de o kadar net, o kadar özgüvenli görünmesine rağmen kendi içinde çelişkisiz biri değildi.
dönemin baskıları karşısında constance lloyd ile yaptığı evlilik, biraz da bunun göstergesi gibi geliyor bana. bu evlilikten çocukları oldu, birlikte bir hayat kurdular; ama geriye dönüp bakınca, toplumun ondan beklediği hayatla kendi hakikati arasında sıkıştığı anlardan biri gibi görünüyor. belki de en cesur görünen insanlar bile bazı dönemlerde kendilerini korumak için uzlaşmalar yapıyor. wilde'ın trajedisi yalnızca toplumla çatışması değil; zaman zaman kendi içinde de zorlayıcı bir denge kurmaya çalışmış olması.
zaten onun sanat anlayışı da buydu;
hayatı sanatın seviyesine çıkarmak.
“life imitates art far more than art imitates life.”
ona göre insanlar dünyayı olduğu gibi değil, sanatın onlara öğrettiği biçimde görüyordu. yani sanat sadece bir yansıma değil; gerçekliği şekillendiren şeydi.
ve wilde'ın “sanat sanat içindir” fikrine bu kadar tutkuyla bağlanmasının sebebi de biraz buydu sanırım. sanatın insanı eğitmek, ahlaklı yapmak ya da topluma hizmet etmek zorunda olmadığını düşünüyordu. hatta tam tersine; sanatın herhangi bir ahlaki göreve bağlandığı anda özgürlüğünü kaybedeceğine inanıyordu. bu yüzden eserlerini yazarken victoria dönemi'nin ahlak anlayışına uymayacağını büyük ihtimalle biliyordu. ama yine de geri adım atmadı. çünkü onun için önemli olan toplumun rahat hissetmesi değil, estetik ve hakikatin kendisiydi.
zaten dorian gray'in önsözünde bunu açık açık hissediyorsunuz;
“ahlaki ya da ahlaksız kitap yoktur. iyi yazılmış kitaplar ve kötü yazılmış kitaplar vardır.”
bir anlamda bütün kariyeri boyunca şunu savunmuş;
insanlar gerçek hayatta maskeler takar, ama sanat bazen o maskeleri düşüren tek şey olabilir.
hatta bu yüzden gerçek hayatın çoğu zaman bir illüzyon olduğunu düşünüyormuş. insanların hissettiklerini yaşamlarına gerçekten yansıtamadığını, çoğu kişinin kendiyle bile tam anlamıyla yüzleşemediğini anlatıyordu. bu nedenle “gerçek” olanın günlük hayat değil, insanın iç dünyasını açığa çıkarabilen sanat olduğunu savunuyordu. çünkü bir ressam, bir yazar ya da bir besteci; insanın sakladığı kıskançlığı, arzuyu, nefreti, sevgiyi ya da çürümeyi kelimelerle, renklerle, seslerle görünür hâle getirebilirdi. wilde'ın eserlerindeki bütün o estetik ihtişamın altında da aslında tam olarak bu fikir yatıyor; hayatta herkes bir rol oynar ama sanat bazen istemeden gerçeği ele verir.
ve bunu yalnızca fikirleriyle değil, yazdıklarıyla da yaptı.
bugün çoğu insan onu en çok tek romanı olan (bkz: the picture of dorian gray) ile tanıyor. haklı olarak. çünkü bu kitap, onun bütün düşünsel dünyasının en yoğun hâli gibi. güzellik, ahlak, arzu, çürüme, ikiyüzlülük… hepsi tek bir hikâyenin içine yerleşmiş durumda.
ama onu sadece dorian gray'e indirgemek de biraz haksızlık olur.
bir yanda çocuk masalı gibi başlayıp insanın içine beklenmedik bir ağırlık bırakan öyküleri var. özellikle mutlu prens ve diğer masallar. içindeki mutlu prens, belki de en zarif metinlerinden biri. ilk bakışta bir masal gibi görünse de aslında fedakârlık, eşitsizlik, merhamet ve güzelliğin bedeli üzerine çok hüzünlü bir anlatı. o ironik ve parlak dilin altında hep var olan kırılgan tarafı belki en çok orada hissediliyor. masal ile ilgili yazdığım yazıyı da buraya the happy prience bırakıyorum..
bir yanda da tiyatro sahnesinde yarattığı o kusursuz zekâ var.
(bkz: lady windermere'in yelpazesi), (bkz: önemsiz bir kadın), (bkz: ideal bir koca) ve belki de en parlak oyunu olan (bkz: ciddi olmanın önemi)…
bu oyunlarda victoria toplumunun kibarlık takıntısını, ahlak gösterilerini, sınıfsal kibirlerini ve bastırılmış arzularını ince ince kesip açıyor. ama bunu öfkeyle değil; kahkahayla yapıyor.
belki de bu yüzden onu okumak bazen tuhaf bir deneyim. bir cümlesine gülüyorsunuz, birkaç saniye sonra neden rahatsız olduğunu fark ediyorsunuz.
wilde'ın gerçekliği anlatırken başvurduğu “mıknatıs metaforu”nu duyduğumda çok etkilenmiştim. bu deha adam aynı zamanda felsefe ile de yakından ilgili;
bir mıknatısın kuzeye kendi iradesiyle döndüğünü sanabiliriz; sanki yönünü kendi seçiyormuş gibi görünür. oysa aslında yalnızca kendisini çağıran görünmez bir kuvvete cevap veriyordur. hareket ona aittir ama yönü çoktan belirlenmiştir.
felsefecilerin gerçeklik ve özgür irade arasındaki ilişkiyi anlatırken sık sık başvurduğu bu metafor, onun dünyasında da güçlü bir karşılık buluyor.
karakterleri de biraz böyledir. karar verdiklerini düşünürler; ama çoğu zaman arzularının, korkularının, güzelliğin ya da toplumun görünmez çekimine kapılmışlardır.
ama kendisi de o kadar farklı değildi belki.
onu ilginç yapan şey, bu çekimi inkâr etmemesiydi.
gerçekten kaçmaya çalışan biri gibi görünmüyor bana. ne arzularını gizlemek için büyük bir çaba göstermiş, ne de kendini başka bir hikâyenin içine saklamış. cinsel yönelimi de dahil olmak üzere, hayatındaki birçok şeyi bir tercih gibi savunmaktan çok, kendi gerçeğinin doğal bir parçası olarak taşımış. sanki kendi yönünü seçmekten çok, zaten içinden geldiği yöne dürüstçe dönüyordu.
belki de cesareti tam olarak buydu.
insanların özgür irade dediği şeyin bazen sadece kendine ait hakikati kabul etmekten ibaret olduğunu anlamış gibiydi.
victoria dönemi de tam bu yüzden onun için kusursuz bir malzemeydi.
dışarıdan bakınca her şey görkemli görünüyordu; imparatorluk zirvedeydi, sanayi büyüyordu, ahlak ve görgü kuralları kutsallaştırılıyordu. insanlar “saygın” görünmek için yaşıyordu.
ama o vitrinin arkasında bastırılmış arzular, sınıf kibri, gizli ilişkiler, ağır toplumsal baskı ve devasa bir ikiyüzlülük vardı.
bunu herkesten önce fark etti.
çünkü onun bütün meselesi şuydu;
insanların gerçekte ne olduğu ile neymiş gibi göründüğü arasındaki uçurum.
bu yüzden eserlerinde karakterler hep ikiye ayrılmış gibidir;
dışarıda güzellik, içeride çürüme.
dışarıda zarafet, içeride karanlık.
ve bunu hiçbir zaman kaba bir şekilde anlatmaz. tam tersine; zekâ, ironi ve estetikle örter. belki de bu yüzden söyledikleri daha rahatsız edici olur.
“toplumun ahlaka aykırı saydığı kitaplar, topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır.”(bkz: the picture of dorian gray)
ironik olan şu ki victoria toplumu sonunda onun kendisini de, eserlerindeki karakterler gibi cezalandırdı.
1895'te sevgilisi (bkz: lord alfred douglas), namıdiğer “bosie”nin babası queensberry markisi'ne karşı açtığı dava, hayatını mahvetti. çünkü dava tersine döndü. özel hayatı gazetelere saçıldı. mahkemede kendi cümleleri ona karşı kullanıldı. yıllarca salonlarda insanları büyüleyen zekâsı, bu kez onu kurtaramadı.
ve en trajik detaylardan biri şu;
kaçma şansı vardı.
arkadaşları ona ingiltere'yi terk etmesini söyledi. ama kalmayı seçti. belki kibirden, belki kendine fazla güvenmesinden, belki de gerçekten saklanmak istemediğinden.
ama belki de bunun daha basit bir açıklaması vardı:
kaçmak istemedi.
hayatının o noktasına kadar hep kendi gerçeğini saklamadan yaşamış birinin, sonunda o gerçekten kaçmayı reddetmesi gibi.
sonunda “gross indecency” suçlamasıyla iki yıl ağır hapis cezası aldı.
orada sadece özgürlüğünü kaybetmedi; fiziksel olarak çöktü. kötü beslenme ve ağır çalışma koşulları yüzünden sağlığı geri dönülmez biçimde bozuldu. hatta hapiste kulağını yaralaması sonrası gelişen enfeksiyonun, yıllar sonra ölümüne kadar uzandığı söylenir.
ve orada de (bkz: profundis)'i yazdı.
o gösterişli, alaycı, keskin zekânın ilk kez tamamen savunmasız hâliydi bu. sanki hayatında ilk kez gerçekten kendisiyle konuşuyordu.
hapisten çıktığında artık her şey bitmişti.
sürgündeyken “sebastian melmoth” takma adını kullanması bile aslında kendi trajedisinin küçük bir özeti gibi. bu isim, hem eşcinsel bir ikon hâline gelen aziz sebastian'a hem de büyük amcası charles maturin'in gotik romanı melmoth the wanderer'ın lanetli gezgin karakterine gönderme taşıyordu. sanki artık kendi adıyla değil de, sürgün edilmiş bir edebi karakter gibi yaşamaya başlamıştı.
karısı çocuklarının soyadını değiştirdi.
arkadaşlarının çoğu onu terk etti.
ingiltere'de adı bile anılmak istenmiyordu.
çocuklarını bir daha hiç göremedi. constance soyadlarını “holland” olarak değiştirdi ve wilde adını unutmaları istendi. buna rağmen lord alfred douglas'a geri döndü; yanında yeniden aşkı ve yaratıcılığını bulacağını düşünüyordu belki. ama o ilişki de kısa süre içinde dağıldı. yalnızlık, yoksulluk ve moral çöküntüsü içinde yaşarken bir noktada “yüzyılın sonuna kadar asla yaşayamayacağım. ingilizler buna izin vermeyecek.” dediği söylenir.
bir zamanlar salonların yıldızı olan adam, paris'te ucuz otellerde yaşayan yalnız bir sürgüne dönüştü.
ve son sözlerinden biri olduğu söylenen o meşhur cümle de hayatının özeti gibiydi… kaldığı o berbat oteldeki estetik algısına uymayan duvar kağıdı ile bir savaşa girmişcesine;
“ya bu duvar kâğıdı gider, ya da ben.”
birkaç gün sonra öldü.
işin en çarpıcı tarafı; victoria dönemi onu yok etmeye çalıştı ama bugün dönüp baktığımızda hâlâ modern görünen kişi o.
çağdaş hissettirmeyen şey ise onu yargılayan toplumun ahlak anlayışı.
ve bütün bunların en güçlü yansımasını yine (bkz: dorian gray'in portresi)'nde görüyoruz.
çünkü bu kitap sadece genç ve güzel bir adamın hikâyesi değil; victoria dönemi'nin özeti gibi.
dorian'ın yüzü hiç yaşlanmaz, hiç bozulmaz.
bütün çürüme portrede birikir.
çünkü toplum da tam olarak bunu yapar;
kötülüğü değil, sadece kötü görüneni cezalandırır.
lord henry'nin fikirleri rahatsız edici derecede caziptir, basil'in vicdanı ise fazla sessizdir. dorian da tam bu ikisinin arasında kaybolur. ama kitabın en rahatsız edici tarafı; kimse gerçeği görmek istemez.
çünkü insanlar güzelliğe baktığında kötülüğü görmezden gelebilir.
bir noktadan sonra hikâye sadece dorian'ın değil, herkesin hikâyesine dönüşür;
dışarıda kusursuz görünen bir yüz
içeride yavaş yavaş çürüyen bir şey
bu arada ilgi duyanlara (bkz: oscar wilde'ın son vasiyeti) kitabını da öneririm. tam biyografi değil, tam roman da değil. son dönemlerini, yalnızlığını, çöküşünü ve hâlâ kaybetmediği o garip estetik zarafeti sanki kendi ağzından dinliyormuşsun gibi hissettiriyor.
her yazıya bir şekilde müzik sıkıştırma hevesimden yine kurtulamıyorum ama kapatırken, bu yazıyı yazmama vesile olan ve bence hikâyenin ruhunu çok iyi yakalayan bir şarkı bırakayım:
“it's cold this pain
it's burning inside my veins
i walk away
a shadow of dorian gray”
Tonight He Grins Again - Savatage
victoria dönemi kusursuz görünen yüzleri alkışladı, ama onların arkasındaki gerçeği cezalandırdı.
ve sonunda geriye, kendi çağından çok daha modern kalan bir adamla, hâlâ çürümeye devam eden bir toplum portresi kaldı.