Edebiyatın Dali'si Truman Capote ve Çekilse Film Olur Dedirten Enteresan Hayatı

Tiffany'de Kahvaltı'nın kült yazarı Truman Capote'un (1924-1984) film gibi hayatı.
Edebiyatın Dali'si Truman Capote ve Çekilse Film Olur Dedirten Enteresan Hayatı

truman capote, woody allen'ın annie hall filminde çok kısa ve akıllarda kalıcı bir cameo rolüyle görünür. alvy singer (woody allen) ve annie hall (diane keaton), central park'ta bankta oturup yanlarından geçen yabancılar hakkında şakalar yapıp insanları incelerler. o sırada şık giyimli, şapkalı bir adam yanlarından geçer. alvy, adamı işaret ederek "bak, bu truman capote benzerlik yarışması'nın kazananı" der. yanlarından yürüyerek geçen o adam, bir benzeri değil truman capote'nin ta kendisidir. capote, filmde jenerikte adı geçmeden kendisini oynamıştır.


aslında filmde kendisine yapılan tek gönderme bu görsel espri değildir. başka bir sahnede geçen bir diyalog, yazarın en ünlü eserine gönderme yapar. alvy singer, arka planda bir ambulans sireni çalarken taşrada ya da kırsalda asla yaşayamayacağını söyler. gerekçe olarak orada "dick ve perry" ile karşılaşabileceğini belirtir. bu isimler, truman capote'nin gerçek bir katliamı anlattığı meşhur kurgu dışı romanı “in cold blood” kitabındaki katiller dick hickock ve perry smith'e doğrudan bir referanstır.

ilginçtir ki truman capote, annie hall'da yalnızca 'kendisine benzeyen biri' sanılacak kadar tanıdık bir yüzdü. oysa gerçek hayatta kendisi de bir bakıma başka insanların hikâyesini kendi hikâyesiymiş gibi anlatmayı bilen, sınırları zorlayan bir yazardı.

benim kendisiyle bir okur olarak ilk tanışmam, daha doğrusu çarpılmam bir dergide alıntı olarak rastladığım tennessee williams’a adadığı "music for chameleons" (bukalemunlar için müzik) kitabının muhteşem önsözüydü. özellikle şu sözleri: “sonra bir gün yazmaya başladım, kendimi soylu ancak acımasız bir efendiye bir ömürlüğüne zincirlediğimi bilmeksizin. tanrı size bir yetenek verdiğinde, yanında bir de kamçı verir ve bu kamçı yalnızca kendi kendinizi kırbaçlamak içindir.” bu olağanüstü güzel anlatıma hemen çarpıldım. bu önsöz onunla tanışmama, kitaplarını okumama patika bir yol yarattı.

truman capote annesi tarafından küçük yaşta teyzelerinin yanına bırakılıp terk edilen bir çocuktu. bu durum, sonraki bütün hayatının gizli anlatısı haline geldiği için mühimdir. annesi güzel bir kadındı, taşra güzellik yarışmalarından birini kazanmıştır hatta. pamuk tarlalarıyla kuşatılmış ve unutulmuş bir kasabada geçirdiği çocukluk günleri, bir gün kendisi gibi büyük bir yazar olacak harper lee'yle paylaşacağı ortak yazgının da beşiğiydi. ikisi de kapı komşusu olarak büyüdüler, ömür boyu sürecek bir sessiz anlaşmayla birbirlerine bağlandılar.

capote, yazmaya sekiz yaşında başladığını söyler. “yazmaktan kendimi alıkoyamıyordum. bir istiridye gibi hissediyordum kendimi" der yıllar sonra, "içinde bir incinin şekillenmeye başladığını hisseden, bundan rahatsızlık duyan, canı acıyan, ama bunu engelleyemeyen.’’ ilk zamanlarda yanında hep bir not defteri taşıyanlardan ve hiç durmadan notlar alanlardandı o da… yani anlayacağınız, yeteneğiyle birlikte verilen o kamçının darbelerine daha çocuk yaşta alışmıştı. ilerleyen yıllarda bu not alma alışkanlığından uzaklamış, olağanüstü belleği şehir efsanelerine konu olmuştur. duyduklarının %95'ini hiç not almadan kelimesi kelimesine aklında tutabilme özelliği olduğu söylenir.

truman capote gençliğinde yazmadığı vakitlerde yüzer, buz pateni yapar, new yorker okur, hızlı caz plakları dinler, kulüplerde takılıp hikâyeler anlatırdı. yalan söylemek, uydurmak onun için doğal bir huydu. bu huydan vazgeçmedi, sonradan kötü şöhretini biraz da hep bu anlattıklarına ve dedikodu sevdasına borçludur zaten.

ilk romanı "other voices other rooms" (başka sesler, başka odalar) yirmi üç yaşında yayımlandı. kitap, annesi ölen on üç yaşındaki bir çocuğun, felçli babası ve budala üvey annesiyle çevrili hayatını anlatıyordu. eşcinsel ögeler kadar arka kapaktaki capote fotoğrafı da tepki topladı.


bir koltuğa uzanmış, yelek ve papyonuyla, kameraya "gel" dercesine meydan okuyan bir bakışla poz vermişti. bugün bakıldığında stilize ve sanatsal görünebilir ama 1948 amerikası için bu durum çok farklıydı. capote’un arka kapak fotoğrafı, sadece bir yazar portresi değil, dönemin katı toplumsal ahlak anlayışına karşı bir meydan okuma olarak görüldüğü için bu kadar çok tartışılmış ve tepki toplamış. bugün capote’a ait en bilinen ve sanatsal fotoğraflardan biridir bu karedeki görüntüsü ama bugünden bakıp anlam veremesek de o zamanlar bu fotoğrafta kitabın içeriğindeki eşcinsellik vurgusunun altını çizdiği düşünüldüğünden bir skandal olarak değerlendirilmişti. tabuları yıkan ve sınırları zorlayan bir yazar olması nedeniyle zaten hakkında olumsuz düşünmeye hazır birçok insan mevcuttu.

truman capote, 1950’lerin başında roma'da yaşadı. bu dönemde lola adını verdiği evcil bir kargaya sahipti.


capote'nin hayatındaki bu ilginç dostluk, onun eksantrik kişiliğinin ve hayvanlara olan düşkünlüğünün en belirgin sembollerinden biriydi. italya'da geçirdiği bu dönemin ve çevresindeki figürlerin etkisinden esinlenerek daha sonra "lola" adını taşıyan bir kısa hikaye de kaleme aldı. bu hikâye, capote'nin sevmediği bir hayvanla başlayan, zamanla derin bir bağ kurduğu, ancak onu beklenmedik ve trajik bir şekilde kaybettiği bir anıdır. lola'nın öyküsü, capote'nin hayatındaki kayıplar, uyum sağlama çabaları ve doğaya karşı duyduğu karışık duygular hakkında da bir yansımadır.

capote daha sonra önce tiyatroya, ardından sinemaya merak sardı. john huston'nin yönettiği, humphrey bogart’ın başrolünde olduğu 1953 yapımı beat the devil filminin senaryosunu kaleme aldı. ancak film de daha önce yazdığı birkaç tiyatro oyunu gibi başarı sağlayamadı.

1953'ün sonlarında annesi intihar etti. onu küçükken terk eden, sonra geri alıp başka dünyalara götüren kadın, şimdi kendi elleriyle hayatından çekilmişti. kendisi için bu, kolay kolay geçmeyen bir travmaydı.

1958’de kısa ve ünlü romanı "breakfast at tiffany's" (tiffany’de kahvaltı) yayımlandı. roman sinemaya da aktarıldı. truman capote, yakın dostu marilyn monroe’nun oynamasını istedi. capote ve monroe zor çocukluklar geçirmiş iki uyumsuz ruh olarak new york'ta derin bir dostluk kurmuştu. ancak rol audrey hepburn’e verildi ve film büyük başarı kazandı.

derken capote’un hayatında büyük bir kırılma yaratan o süreç başladı. arkadaşı harper lee'yle kansas'ta bir kasabaya gitti. saygın bir aile katledilmişti. bu, tam da çoktandır aradığı bir "belgesel roman" davasıydı. kasaba halkı önce çekindi ama harper lee’nin sempatik kişiliği ve yanında taşıdığı viski şişeleri halkla kaynaşmasını sağladı. capote katillerle görüştü, anlattıklarıyla cinayetin anatomisini yazdı. yıllar sonra bu hikâye, philip seymour hoffman'a oscar kazandıran bir filme de dönüştü. anlatılanlara göre -ki filmde de bu durumun altı çizilir- truman capote katillerden perry'yi çok sevmişti. ikisi de benzer yollardan geçerek büyümüştü. truman'a göre hayatta aynı çatalda durmuşlardı, sadece biri sağı, öbürü solu seçmişti.

çevresince bencil olarak tanımlansa da, sadık bir dosttu ve harper lee’nin başyapıtı "to kill a mockingbird"'e (bülbülü öldürmek) gizli katkılarda bulunacak kadar destekçiydi. siyasi gündemle, vietnam tartışmalarıyla veya akademik edebiyatla ilgilenmeyen, kendi estetik dünyasında yaşayan bir figürdü. proust okumak dışında avrupa edebiyatına dair hiçbir şey bilmemekle suçlandı. norman mailer “truman, 'in cold blood'u yazarken maskülenleşti, diktatör gibi davranıyor, bankerler gibi giyiniyordu. şişmanlamış ve sıkıcılaşmıştı” der.

capote zamanla, yüksek sosyetenin içinde, yatlar, şatolar arasında yıllar geçirmeye başladı. 1975'te esquire'da yeni romanından pasajlar yayınladı. "answered prayers" (kabul edilmiş dualar) yıllardır notlarını tuttuğu proustvari romanıydı. kahramanları, capote'nin yakın dostlarıydı. yıllarca ona anlattıkları en mahrem sırlar, derginin sayfalarında kendilerine bakıyordu. edebiyat dünyasından pahalı genelevlere kadar uzanan bir yelpazede, dönemin zengin ve güçlü insanlarının maskelerini düşürdü. capote, uyarılara rağmen "kimin kim olduğunu anlamazlar" dedi. ama herkes anladı. maneviyatını alt üst eden hayattan bir nevi intikam almıştı. yıllar sonra -ki bu 2019 yılı oluyor- "the capote tapes" adında, truman capote'nin tamamlanmamış son romanı kabul edilmiş dualar'ı merkeze alarak, yazarın hayat hikâyesinin bilinmeyen yönlerine ışık tutan bir belgesel de yayımlandı. capote'un daha önce gün yüzüne çıkmamış görüntülerine ve röportajlarına yer veren belgeselde norman mailer, jay mcinerney ve colm toibin gibi yazarların capote hakkındaki söyleşileri de yer aldı.

1980'de son büyük eseri "music for chameleons" raflardaki yerini aldı. kitaptaki söyleşi portreleri bölümünde yer alan "beautiful child" (güzel bir çocuk) adlı denemesinde marliyn monroe ile birlikte vakit geçirdikleri 1955 baharını ölümsüzleştirdi. bu kitabı bir nevi vedaydı aslında. geriye kalan yıllarını televizyon ekranlarının soğuk ışığında, stüdyoların gürültüsünde, damarlarına akıttığı ilaçların sisinde tüketti. 1984'te son nefesini verdi. dostları yaklaşan ölümünü fark edip müdahale etmeye çalıştı ama capote onlara her defasınsa “hayır” dedi. tek dileği vardı artık, o da acının bitmesiydi.

sevgisizliği beşikte öğrenmişti çünkü. "beni kimse sevmez" demişti bir keresinde, "sadece ilginç bulurlar." eşcinselliğini alnının akıyla taşıdı, ama bu yük onu ezdi. gerçeklikten kaçtı, kendi kurduğu fantezilerin içinde eriyip gitti. “edebiyatın dali”si derlerdi ona. gerçeği çarpıtan, acıyı sanata dönüştüren büyük bir yazardı.

onu magazin tarafı renkli düşkünlüklerinden çok, romanlarıyla anmalı. kimseyi taklit etmeden yazan, ama herkesin yanında durmayı bilen bir yazar olarak… ve ölene kadar yanında taşıdığı o acımasız kamçısıyla tabii…