Haluk Bilginer'e Emmy Kazandıran Şahsiyet Dizisinin Enine Boyuna İncelemesi

Yönetmenliğini Onur Saylak’ın üstlendiği, senaryosunu Hakan Günday'ın yazdığı, başrollerini Haluk Bilginer, Cansu Dere ve Metin Akdülger'in paylaştığı diziyi hala izlemediyseniz size fikir verebilecek güzel bir incelemeyi aktaralım.
Haluk Bilginer'e Emmy Kazandıran Şahsiyet Dizisinin Enine Boyuna İncelemesi

geçen gün arkadaşlarla oturduk 2018'de izlediğimiz şeyleri konuşuyoruz. konu döndü dolaştı şahsiyet'e geldi. tekniğinden falan bahsederken fark ettim ki şahsiyet her alanda türkiye'de yapılmış en "farklı" iş. bunu ilk söylediğimde kabul etmediler tabi ama parçalara bölünce ve karşılaştırma yapınca mantıklı gelmeye başladı. ben de söylediğim bütün şeyleri yazı olarak yazmaya karar verdim.

dizinin yönetmeni onur saylak ile tanışmam 2008 yapımı sonbahar filmi ile oldu. o zaman yönetmenlik gibi bir durumu yoktu tabi. ancak oyuncu olarak göz dolduruyordu. şahsiyetin senaryosunu yazan hakan günday'ı okumaya ne zaman başladığımı tam hatırlamıyorum ancak onun da alanında çok başarılı bir yazar olduğunu düşünüyorum. bu nedenle daha filmi'nden sonra tekrar bir araya gelmeleri beni çok heyecanlandırdı. her alanda olduğu gibi sinemada da istikrarın başarı getireceğini düşünenlerdenim çünkü. o yüzden şahsiyet ilk duyurulduğunda beklentim baya yüksekti. ayrıca hakan günday gibi cesur bir yazarın senaryosundan sorumlu olduğu dizinin sıkıcı olma ihtimali yoktu. nitekim bu ikili beni yanıltmadı hatta beklentimin çok üzerine çıktı dizi. şimdi dizinin bileşenlerine bakarak farklı olan yönlerini birer birer açıklayacağım.

Uyarı: Buradan sonrası spoiler içerir.


öncelikle senaryodan başlayalım

dizinin konusu şöyle; mahkemelerde memur olarak çalışan agah bey emekli olmuştur ve beyoğlu'ndaki evinde münzevi bir hayat yaşamaktadır. eşini on sene önce kaybetmiştir. çokça tanıdığı olsa da insanlardan pek hoşlanmadığından olsa gerek onlardan uzak bir yaşam sürmektedir. daha sonra alzheimer olduğunu öğrenen agah bey cezalandırılmayan suçluların peşine düşen bir seri katile dönüşür.

dizinin şöyle bir durumu var. normalde bir katil karakteri yaratmak istiyorsanız onun bir yığılması olur. yani eğer topluma karşı öfkeliyse bir katil bunu yavaş yavaş inşa etmeniz gerekir ki inandırıcı olsun. ancak bu dizide böyle bir durum yok. agah bey'in nasıl dolduğunu bize anlatmıyorlar ancak kaçırdığı adamın eşini öldürmesinden anlıyoruz ki kadınlara karşı şiddet ve yetersiz cezalar ile ilgili bir mesele var. biz de toplum olarak bu konu hakkında çok dolu olduğumuzdan agah bey'in cinayetleri işleme sebebini detaylara girmeden de anlıyoruz. konuyu geniş çaplı anlatmalarına gerek kalmadığından da finali gizemli bir hale getirebiliyorlar böylece. nevra'nın neyi hatırlaması gerektiğini on iki bölüm boyunca biz de merak ediyoruz. böylece çift yönlü bir akış yakalıyor dizi.


konu olarak bakarsanız, aslında kadına şiddet diğer dizilerde de işlendi

ancak diğer diziler kadına şiddet olgusunu hep mağduriyet olarak gösterip acındırmaya çalışıyor izleyicisini. bir melodram yaratıyorlar. bu nedenle tavırları daha çok nevra ile konuşan kadın gibi "tecavüze uğradıysan kendini öldür" diyecek noktaya getiriyorlar işi. şahsiyet ise farklı. şahsiyet bu durumun sebebini sosyolojik açından inceliyor. neden böyle şeyler oluyor, kim ne yapıyor, susmak ve üstünü örtmek duruma ne kadar zarar veriyor seyircinin yüzüne vuruyor hepsini. bunu da agah bey'in söylemleriyle ve anlattığı hikayeler ile yapıyor. dizide de zaten agah bey'in bakış açısını takip ediyoruz. bir karakteri takip ettiğimiz için onun da detaylarına göz atmamız gerek.

agah bey ilgili temel sorun şu; insanları öldürmeyi daha önce düşünmüş ama başarılı olamamıştı. şimdi alzheimer olduğu için insanları öldürmeye başlayabiliyor. buraya kadar kabul edilebilir. peki insanları öldürdükten sonra nasıl bu kadar rahat olabiliyor? birincisi aslında rahat olmuyor çünkü ilk dört cinayetinden sonra gittiği tiyatro oyununda bir vicdan muhasebesi yaşıyor. yine de daha önce herhangi bir şiddet eyleminde bulunmamış bir insanın bu kadar kolay cinayet işlemesi size inandırıcı gelmeyebilir. eğer durum sizin için buysa karakter hakkında fark etmediğiniz bir şey var. o da agah bey'in sosyopat oluşu. bunu da genel olarak söylemiyorum agah bey gerçekten anti sosyal kişilik bozukluğu belirtileri gösteriyor sürekli. sosyopatların genel özelliklerine bir bakalım. sosyopatlar çok kolay yalan söyler hatta yalan söylemeyi durduramazlar. agah bey de doktoruna önceleri yalan söyleme hastalığı olduğundan bahsediyordu. dizi boyunca da ustaca pek çok yalan söyledi. hatta izleyici olarak biz bile şaşırdık sıkıştığında nasıl bu kadar kolay yalan söylediğine. ayrıca sosyopatların empatiden yoksun olduğu biliniyor. agah bey'in kızının anlattığı hikayeye bakalım mesela. kendisi her hasta olduğunda agah bey evden uzaklaşırmış aynı şeyi ölen karısı için de yapmış. çünkü empati duyamıyor onlara karşı. sosyopat kişilerin iyi bir konuşmacı olduğu da söylenir. agah bey'in öldürmeden önce kurbanlarıyla ne kadar sakin konuştuğuna ve onlara anlattığı hikayelere bakarsanız bu durumun da desteklendiğini görürsünüz. bu işaretleri incelediğinizde agah bey'in cinayetleri işlerken nasıl bu kadar rahat olduğunu anlayabilirsiniz.

 


agah bey ile ilgili bir diğer tartışılan durum da kurbanlarına anlattığı hikayeler. bu konudan da biraz bahsedelim. şimdi agah bey'in öldüreceği insanlarla evladım diye konuşması hatta intihar eden ufuk'u yavaş yavaş ikna etmesi çok dikkat çekici şeyler. bunu yapmasının sebebi de hükmetme isteği. silah onun elinde, istediği kadar kibar olabilir, size istediğini yaptırabilir. hikaye anlatması da bu işi yapmaktan haz aldığının işareti aslında. kontrolün kendinde olmasından kurbanlarının onu dinleme zorunluluğundan hoşlanıyor agah bey. bu da çok iyi bir oyunculuk ile gösterilmiş bizlere.

oyunculuklardan bahsedecek olursak genel olarak iyi olduğunu söyleyebiliriz

ancak hikaye içinde olmasa da olur karakterler de var. mesela deva, zuhal ve zuhal'in cemil ile ilişkisi ne kadar gerekliydi tartışılır. ancak bu dizi sayesinde şunu fark ettim. yaş itibariyle hümeyra'nın müzik piyasasını salladığı zamanlara denk gelemedim ancak kendisi buradaki performansıyla bize gösterdi ki kendisi türk sanat dünyası için çok büyük bir değer. bir insan bu kadar güzel mi oynar bir karakteri aklım almıyor. donuk bakışları, ifadesiz duruşu ve dizide iki sefer yaptığı dans gösterisi ise kalbimi fethetti.

cansu dere'nin oyunculuğu eleştirildi bolca ancak ben buna çok katılmıyorum. her ne kadar kendisi dizinin başrollerinden biri de olsa nevra çok öne çıkan bir karakter değil. biraz içine kapanık biraz sorunlu biri. ayrıca hiç gerçek arkadaşı yok karakter de söylüyor zaten bunu benim insanlar ile problemim var diye. bir de haluk bilginer'in oynadığı bir dizide kimi karşısına koysanız sakil duracaktı bu yüzden çok da eleştirilecek bir performansı olduğunu düşünmüyorum. çok parlamamış ancak çok da göze batmayan bir oyunculuk sergilemiş kendisi. sadece nevra fazla sürükleniyor olayların arkasında, canımı sıkan nokta bu oldu. ateş olmasa çok da bir şeyi çözemeyecek gibi. ateş'in yardımıyla bile çok ileri gidemiyor, agah bey istemese kendisine hiçbir zaman ulaşamazdı.

bu problem nasıl çözülürdü? biraz daha gerilim için nevra'nın sağlam bir akıl hocasına ihtiyacı vardı. böylece bir kapışma izleyebilirdik. death note'daki l ve light gibi. şimdi agah bey'i haluk bilginer canlandırıyor aynı şekilde ağır bir oyuncu lazım karşısına. o da ancak şener şen olabilir. izleyici olarak benim hayalim şu sıralar haluk bilginer ile şener şen'i karşılıklı olarak bir yerde görmek. mesela nevra'nın babası rolü şener şen'e verilseydi daha hızlı bir takip yaşardık ancak bu durum da hikayenin ağırlığını agah bey'den alırdı. bu nedenle nevra'yı takipçi olarak seçmeleri ve olayların çözümünü finale bırakmaları hikaye için tutarlı bir düşünce olmuş.


şimdi de seslere ve müzik kullanımına bakalım

dizide kullanılan seslerin şöyle bir güzelliği var. bütün efektler, ortam sesleri, kapı çalma gibi detaylar hep kurgu ile iç içe kullanılmış. bu da sahnelerin etkisini artırmış haliyle. bir sesin başlaması ile bitişi kesme ile birlikte kullanıldığında müthiş teknik bir uyum yakalamışlar. bu durum da sahnelerin akışını çok güzel etkilemiş. bu durumu örneklendirmek gerekirse bir karakter konuşuyor olsun biri kapıya üç kere vurduğunda kamera kapıya yöneliyor. vurma bittiğinde tekrar karaktere dönüyor gibi. ancak sesler ile görüntü birebir uyuştuğundan müthiş bir akış oluyor kurguda. bu da daha önce yapılmamış bir şey değil ancak yine de bir farklılık olarak dikkatimi çekti. bir de mesela floresan seslerini falan kullanmışlar onlar da tedirgin bir atmosfer oluşturmuş. kesme dedik maden buradan da dizinin kurgusuna geçiş yapalım.

dizinin kurgusu olayları hızlıca göstermek üzerine kurulu

ayrıca fazlalık yok, olayların sadece ana hatları gösteriliyor. mesela karakterin bir yere gitmesi gerekiyor. arabaya bindiğini görüyoruz ve daha sonra gitmesi gereken yerde oluyor karakter. arabayı çalıştırma, aynayı kontrol etme, arabayı park yerinden çıkarma, kapıyı çalıp bekleme (eğer kapıyı çalma bir şey anlatmıyor ise) gibi süre doldurma hareketleri bulunmuyor. bu da diziye belli bir ivme kazandırıyor tabi ki. ancak bazı noktalar da detayların kaçmasına sebep oluyor. evet ana fikir agah bey'in insanları öldürmesi ancak biraz da planlama sürecini görsek keyifli olabilirdi. sekanslar da gerektiği yerlerde uzun gerektiği yerlerde yavaş. mesela cinayete gidecekken agah bey kesmeler hızlı yapılıyor böylece bir hareket katılıyor. agah bey kurbanını yakaladığındaysa sekanslar uzamaya başlıyor böylece karakterler anlatacaklarını sakince anlatabiliyorlar.


şimdi de çok tartışılan görüntü yönetiminden bahsedelim

filmdeki kadrajlar malum biraz sıra dışı. burada da durumu eleştiren arkadaşlar olmuş. özellikle konuşma sahnelerinde normal şartlar altında hatalı sayılabilecek kadrajlar var. bir konuşma sahnesinde birini çekerken yapmanız gereken şey bir bakış boşluğu bırakmaktır. portre fotoğrafçılığının da temel kurallarından biridir bu. dizide ise negatif alanı karakterin bakmadığı yere koymuşlar. şimdi fotoğrafa yeni başlayan birisi bana böyle bir kare getirse tabi ki hatalı olduğunu söylerim ancak bu dizide sürekli aynı şey yapıldığı için bunun bilinçli bir tercih olduğu ortada. peki neden böyle bir kare oluşturdular? bunun nedeni şu; normalde siz bir kameraman yada görüntü yönetmeni olmasanız da beyniniz bir karenin nasıl olması gerektiğini biliyor. çünkü yıllardır televizyon izleyen bir millet olduğumuz için bir algı oluşturduk. bu dizide ise bu algıyı yıkıyorlar. ortalama izleyici bunu anlayamaz belki ama kareden bir yanlışlık olduğunu hisseder. bu da onu tedirgin eder. çünkü alıştığından farklı bir şey ile karşı karşıya. bu rahatsızlık hissi de dizinin atmosferine katkı sağlamak için kullanılmış. çünkü ortam tekinsiz sizin de rahat bir şekilde ekrana bakmıyor olmanız gerekiyor diziyi izlerken. bu da bir şekilde başarılı olmuş. gerçi bana sorarsanız ben yine geleneksel kareyi tercih ederdim ama buradaki farklılığı da takdir etmek gerekiyor.

dizide bir de, çok sevdiğim bir kamera hareketini kullanmışlar. david fincher da yapar aynısını ve izleyicinin algısını çok güzel kaydırır. mesela panic room'un trailer'ında da görülebilir benzer bir hareket:


bu hareketin bir benzerini ilk bölümde iki sefer kullanmışlar. böylece biz de agah bey'in hareketlerini takip edip onun dünyasına hızlıca adapte olabiliyoruz.

dizinin görüntü konusunda bir farklılığı da kullanılan ışıklar

diğer dizilerde atmosfer her ne olursa olsun bütün sahne aydınlatılır. bunun kaçarı yok. eğer gölge yapılacaksa da ışıklar yine konur ama exposure düşürülür. bu yüzden karanlık ama gölgesiz sahneler izleriz. hadi en olmadı gölgeler bırakılır ama bu gölgelerde karakterler saklanır falan. yani ışık çok iyi kullanılır da gölge sevilmez. bu dizide ise gölge, karanlık her şey var. mesela 8 numaralı daire bariz az ışıkla aydınlatılmıştır. böylece içeride karanlık bir atmosfer oluşturulmuş. başka bir dizide olsa bu sahne her yere ışık atarlardı biz de agah bey'i parıl parıl bir ortamda çalışırken izlerdik. dizinin ışık konusunda bir farkı da kullanılan neon ışıklar. çoğu kişi farklı görünen bir istanbul var sanki başka bir yer dedi. işte sebebi tam olarak bu. kaçımız günlük hayatta kırmızı neon ışık görüyoruz? bu dizide kırmızı, yeşil ve macenta neonlar kullanıldığı için atmosfer de çok farklı görünüyor insanların gözüne. diğer dizilerde gölge sevilmez demiştik. hele başrolün yüzüne gölge hayatta düşünülemez. şahsiyet'te ise haluk bilginer gibi üst düzey bir oyuncunun yüzünü kırmızı neon ile aydınlatmışlar. varın gerisini siz düşünün.

Spoiler'ın sonu.

gördüğünüz gibi gerek hikaye anlatımı gerekse teknik açıdan dizinin farklılıklarına tek tek değindik. ve her bir adımda bir farklılık ile karşılaştık. kimi zaman farklılık iyi değildir ancak şahsiyet konusunda durum farklı. aşağı yukarı dizilerimizde şikayet ettiğimiz ne varsa değiştirmişler, bu yüzden dünya çapında bir iş olmuş diyebilirim.

15 Günlük Şarj Süresiyle Cezbeden HUAWEI WATCH GT 2'nin İncelemesi

Haluk Bilginer'in En İyi Erkek Oyuncu Ödülüne Kavuştuğu Uluslararası Emmy Ödülleri Nedir?

Cem Yılmaz'ın Farklı Bir Formatta Yayınladığı Karakomik Filmler'in İncelemesi