İsveçli Metal Grubu Ghost'un Son Albümü Impera'nın Detaylı İncelemesi

2008 yılında kurulan İsveçli heavy metal müzik grubunun Mart ayında yayınlanan albümü kritik etmek için artık yeterli zaman geçti.
İsveçli Metal Grubu Ghost'un Son Albümü Impera'nın Detaylı İncelemesi

günümüz metal dünyasının en şaşalı gruplarından ghost, yeni albümü impera ile karşımızda ve de bundan çok memnunum

prequelle çıkalı dört sene olmuş ama zaman nasıl su gibi geçmiş anlamadım. bu albümde ghost, bildiğimiz ghost'tan çok farklı değil ama bazı değişiklikler de gözlemliyoruz. en önemlisi şu, bu albüm prequelle'e göre daha ciddi bir albüm. insanın ve toplumun karanlık yönlerinden ilham alıyor. öte yandan muzik tarzı bakımından o kadar karanlık bir durum yok. aksine bir süredir devam ettirdikleri pop soslu metal anlayışı bu albümde de devam ediyor. baştan söyleyeyim, impera çok sağlam bir albüm ama prequelle kadar güçlü olduğunu düşünmüyorum. albümün kaydı çok iyi, şarkılar hep belli bir standartta ama sanki grubun bir önceki kaydına göre daha az vurucu bir albümle karşı karşıyayız.


önce ghost lore'unda neler olup bildiğine bakalım

prequelle, 80'ler hastası, hafif geyik bir karakter cardinal copia'nın albümüydü. grubun bu formasyonunu o albümün turnesinde izleme şansı buldum ve de adamlar gerçekten görsel olarak duyurucu bir performans sergiliyorlar. kilise tadındaki arka plana ve de copia'ya (nam-ı diğer tobias forge) ve nameless ghoul'lara hayran hayran bakmamak elde değil. şarkılar müthiş çalınıyor zaten. öte yandan bazı şarkılarda ve özellikle grubun tanıtım materyallerindeki mizah, sahneye taşınıyor. bu nedenle satanist bir kült yerine, dini imgeleri bir dekor olarak kullanan teatral bir rock grubu izlediğimizi hatırlıyoruz. bu dönem mart 2020'de corona hayatımıza etki etmeye başlarken sona erdi ve meksika'da verilen bir konserde cardinal copia, papa emeritus iv olarak yeniden doğdu. bu da elbette grubun eğlenceli yüzünü geride bırakıp ciddileşeceklerine delaletti. gerçi youtube'a koydukları videolarda hala mizahi anlayış devam etmekte ve de konuyu papa emeritus iv'un papa nihil ve sister'ın oğlu olması üzerinden bir pembe diziye bağladılar ama en azından bu albüm öncesi çıkan şarkılar, dance macabre ve kiss the go-goat'tan gibi şakacı unsurlar taşımıyordu. ocak 2022'de başladıkları yeni turnede de nameless ghoul'ların görünüşündeki değişimi gördük. artık daha mistik, hayaletimsi bir görünüş yerine, scuba diving maskeleri ile daha insansı, açıkçası günümüzün savaş ortamına daha uygun bir görünüşe geçilmiş oldu.

bu süreçte hunter's moon ve call me little sunshine, albümü tanıtmak için yayınlandı, albüm çıkmadan kısa süre önce de twenties görücüye çıktı. şimdi de albüm karşımızda. albümün prodüktörü meliora'nın da prodüktörü olan klas ahlund. kendisi aslında daha çok pop sanatçıları ile çalışıyor olsa da ahlund'un dahli, prequelle'dense meliora'ya daha yakın bir albüm beklentisini arttırıyordu elbette. öte yandan çoğu şarkı, grubun en pop şarkılarından dance macabre'ye de katkı veren isveçli ikili vargas and lagola ile yazılmış. pop müzikten iyi anlayan bu ikili sayesinde birçok şarkı oldukça akılda kalıcı ama onları direkt pop diye sınıflandırmak kolay olmaz. albüm çok iyi duyuluyor. ghost şarkılarındaki görkem yerli yerinde. şarkı konuları yine insanın karanlığa düşmesi hakkında ama bu albüm özelinde toplumların imparatorluklara ya da diktatörlüklere destek vermesine sıkça değiniyor. elbette bugün şahit olduğumuz demokrasilerin gerilemesi hakikatı bu şarkılara ilham verdi. ancak maalesef impera, bir önceki albüm kadar hoşuma gitmedi ve de bunu daha detaylı anlatacağım. ancak önce şarkılara bakalım.

1. Imperium

albüm, imperium adlı bir intro ile açılıyor. sakin, tatlı bir akustik gitar melodisi ile başlayan intro, elektro gitarın çaldığı etkileyici melodi (bu melodiye daha sonra geri döneceğiz) ve marş havasındaki davul rifi ile tüyleri diken diken ediyor, birinci dakikadan sonrasında ise iyice büyüyor. hafiften bir the ides of march havası var gibi hissediyorum. ghost, meliora dışında bütün albümlerine böyle ufak bir intro ile başlıyor, yani bir sürpriz yok burada ama imperium bunların sanki en iyisi ya da en görkemlisi.

2. Kaisarion

nasıl wrathchild, the ides of march sonrası dinleyiciyi coşturuyorsa, kaisarion da imperium'un ardından tam bir albüm açılış şarkısı olarak gaz veriyor. beni en çok şaşırtan şey şarkının kulağa aşırı neşeli gelen bir major key'de kaydedilmiş olması. her şeye rağmen ghost denilince insanın aklına önce daha karanlık, tehlikeli bir hava geliyor ama grubun daha önce kaydettiği aydınlık şarkılara kıyasla bile bana çok parıl parıl gelen bir havası var bu şarkının. lakin sözlerin benzer hafiflikte olduğunu söyleyemeyiz. sözler yobaz bir güruh tarafından zamanında iskenderiye'de bulunan kaisarion tapınağında canice katledilen matematikçi ve filozof hypetia'nın hikayesini merkeze alarak, imparatorluklar çağında insanoğlunun kendisine ve çevresine verdiği zararı görmezden gelip daha da azmasını anlatıyor. hemen akılda kalacak bir melodisi var. çok enerjik bir eser. intro'da tobias forge'tan açıkçası pek beklemediğim çok güçlü bir çığlık duymamız çok hoşuma gitti. gitarlar muhteşem. davul da çok iyi kullanılmış. kendilerini çoktan anmış bulundum ama şarkının bazı yerlerinin havası 1980'lerin ilk yarısının iron maiden'ını hatırlatıyor. özellikle "kaisarion, a prophecy told" melodisinin bir maiden şarkısına aşırı benzediğini düşünüyorum ama bir türlü çıkaramadım. bir fikri olanlar mesaj kutusunu yeşillendirsin. nakarattaki geri vokal kullanımı klasik ghost hissiyatı veren en önemli bölüm. konser kaydında bu bölümlerde grubun kadın elemanlarının öne çıktığını görsek de stüdyo kaydında erkek vokal kullanmışlar. öte yandan şarkının üçüncü dakikası gibi solo başladığı anda hava progresif metale dönüyor, ilginç ama işe yarayan bir dokunuş olmuş. single olarak yayınlamayıp albümün başında bu şarkıyı ilk kez dinliyor olmak iyi bir tercih. benim çok hoşuma gitti.

3. Spillways

spillways'in girişindeki klavye melodisi abba'nın money, money, money'siden arak gibi ama görmezden gelelim. spillways, hoş bir metal pop şarkısı. özellikle kıtalarının vokal melodisi ve de müzikal atmosferi benim iyi anlamda içimi gıdıklıyor desem yeridir. çok farklı bir havası olduğunu düşünüyordum ama sözlük yazarı ccclindemannccc sağolsun bu bölümlerin bon jovi'nin runaway'ini andırıyor olduğunu bana hatırlattı. gerçekten de öyle. bridge ve nakarat kısımları ise daha çok standart ghost havasında ve de çok iyi. ilk şarkı kadar pozitif duyulmasa da bu şarkının da havası daha iyi hissettiren bir yönde ve de ilk şarkı gibi aslında sözler pek de iyi bir resim çizmiyor. yine bolca dini terimin yer aldığı bu sözlerde aslında insanın içinde bastırmaya çalıştığı karanlık hislerin bir yerden patlak verdiğini ve bundan kaçamadığımızı dinliyoruz. bence çok cheesy bir duruma düşmeden dinlemesi kolay bir beste ile grubun daha karanlık bakış açısını başarı ile harmanlayan, tadında, çok iddialı olmayan bir eser.

4. Call Me Little Sunshine

albüm çıkmadan aşina olduğumuz eserlerden call me little sunshine ile daha karanlık ve ağır bir yola giriş yapıyoruz. albümün en black sabbath tadında rifi herhalde bu şarkıda yer alıyor ve de tüm şarkıyı bu temanın üstüne kurmuşlar sanıyorum. kasiarion'da olduğu gibi bu şarkının da nakaratındaki geri vokaller şarkının sertliğini arttırıyor. elbette şarkı sözlerinin de şarkının netameli havasına büyük etkisi var. sözlerde şeytan, yalnızlık çekenlere elini uzatıyor. öte yandan şarkının isminde "little sunshine" geçmesi biraz tezat gibi olsa da lucifer dediğin şey de ışık ile ilgili bir kavram. konunun kendisi tezat zaten. bu aydınlık ve karanlık arasındaki ilişki de albümün başından sonuna kadar ara ara kendini gösteriyor. tobias forge'un vokalleri de aslında şarkının geneli kadar karanlık değil, aksine oldukça yumuşak geliyor. yalnız şarkı yine de single olacak kadar iddialı gelmiyor bana. kolay dinlenebilir olduğu kesin, hatta albümün güzel şarkılarından biri ama üstüne biraz düşününce öyle ağızları açık bırakacak, zihin açıcı bir şarkı olmadığı ortaya çıkıyor.

5. Hunter’s Moon

albümün ilk single'ı hunter's moon, call me little sunshine sonrası tanıdık bir yüz olarak bu noktada karşımızda. açıkçası bu şarkıyı ilk duyduğumda, yukarıda call me little sunshine için dediğim gibi, iddiasız, pek de vurucu olmayan bir şarkı olduğunu düşünmüştüm. dinledikçe kendisine daha çok alıştım aslında ama hala albümün tanıtım şarkısı olacak kadar güçlü olduğunu sanmıyorum. öte yandan halloween kills filminin soundtrack'i olarak pazarlandığı için film çıkınca piyasaya sürüldüğünü de unutmamak lazım. yani grubun şarkı ile yeni albüm sürecini açma tercihi sadece kendilerine bağlı bir tercih değil, daha genel bir stratejinin parçası. hunter's moon, call me little sunshine'a göre daha hareketli bir şarkı olsa da bence belli bir karanlığı sürdürmeye devam ediyor. ortasına eklenen ve geriden geriden gelen bir koro, şarkıya ilginç bir hava katsa da gerisi standart bir ghost şarkısı. bu şarkının da sözleri oldukça basit. ava çıkan birinin, "arkadaşım" dediği birini yakalama çalışmasını dinliyoruz. e bir soundtrack eseri olunca, sözler de standart bir korku filmi gibi. ancak şarkının sanki çok da bir numarası yok.

6. Watcher In The Sky

metal pop havasına watcher in the sky ile geri dönüyoruz. bir kere çok akılda kalıcı bir nakarat bulmuşlar, zaten şarkıya da hemen onunla başlıyorlar. yalnız bu nakaratı çok tekrar ediyorlar. bu sayede şarkı daha ilk dinleyişte zihne kazınıyor ama tabii bu tekrarlar şarkıyı biraz gereksiz uzatıyor. aslında başta pek farkına varmasam da şarkı neredeyse altı dakika sürmekte. şarkının neredeyse 1,5 dakika boyunca fade out olarak nakarat tekrarları ile bitmesi, bu durumun farkına varınca biraz abartı kaçıyor. "communication is key" diye başlayan pre-chorus bölümleri nedense çok hoşuma gitti. aslında çok ilginç bir şey de yapmıyorlar ama standart ilerleyen kıtalar sonrası vokalde bir enerji duymak herhalde iyi geliyor. şarkının solosu aslında kendini çok tekrar etse de gitar harmonileri güzel. ghost'un yaptığı en iyi iş değil ama en azından iyi kaydedilmiş, enerjik, eğlenceli diyebileceğim bir eser.

7. Dominion

albümün ikinci yüzünü dominion ile açıyoruz. imperium gibi bir intro aslında bu. gitar ya da davul bulundurmayan, büyük ihtimalle sadece klavye ile yaratılısa da bir orkestra gibi duyulan bir şarkı bu. ağır ağır ilerleyerek, güçlü bir duruş ortaya koyuyor. ghost'un bu tarz şarkılarda başarı ile verdiği "kesin şimdi bir şeyler olacak" havasını barındıran kısa bir kesit.

8. Twenties

albüm üçüncü single'ı twenties, bence albümün en iyi şarkısı. çok farklı bir düzenlemesi var şarkının. özellikle ritmi çok acayip. forge, bu şarkının ritmini brezilyalı bir rapper'ı izlerken keşfettiğini söylüyor, birçok yerde de bu ritm reggaeton ya da latin ritmi olarak geçiyor. bunda şarkının başında yer alan üflemelilerin de etkisi vardır ama bana daha çok bir zikir hissiyatı veriyor. hatta gitar rifi bir tur döndükten sonra bir "hu" çekiyorlar ki bana çok etkileyici geliyor. heavy metal'de alışık olmadığımız bir ritm olduğu için birçok ghost dinleyicisinin de şarkıyı pek beğenmediğini görüyoruz. bunu da anlayabiliyorum. sadece ritm değil, nakaratı da "twenties" diyen geri vokalleri ile biraz garip. ben ilk dinlediğimde şarkıyı beğensem de bir yandan da biraz garip bulmuştum ama şimdi çok alıştım, tüm albümü dinleyince de en çok bu şarkıdan heyecan duyduğumu hissediyorum. şarkı, aslında 1920'lerden 30'lara ilerlerken baskıcı rejimlerin nefret üstünde yükselmelerini anlatıyor, özellikle reich göndermesinden bunu görüyoruz ama asıl anlatmak istediği şey ise aynı şeyin 2020'lerde de yaşandığı ve tarihin tekerrür ediyor olması. donald trump'ın "grab them by the pussy" lafına da bu nedenle referansta bulunuyor. vokaller, ghost'tan beklenecek kadar tiyatral. sözlerin bir diktatör ağzından söylendiğini çok rahat hissettiriyor. özellikle "listen up, you motherfuckers" kısmı hem vokali ile, hem geri vokalleri, hem de askeri yürüyüş tadındaki ses efekti ile çok etkileyici. bu arada şarkı boyunca diktatörün gaza getirdiği kitlelerin bağırışları da efekt olarak kullanılmış. bir de ara ara cam kırılma efekti var ama o biraz sakil duruyor açıkçası. kendine has bir eser olduğu kesin. beni yakaladı.

9. Darkness At The Heart Of My Love

albümün ballad'ı darkness at the heart of my love. grubun daha önceki ballad'larında olduğu gibi bir aşk şarkısı gibi ilerlese de geleneksel aşk şarkılarından birisi değil. zaten adı ve nakaratında da bahsettiği gibi bu aşkın kökünde bir karanlık var. şarkı sözlerinde de tüm zorluklara rağmen karşısındakine sonsuza dek beraber kalmayı teklif eden birisi var. hem söz anlamında hem de şarkının sonunda geri vokal kullanımı ile bir önceki albümde yer alan life eternal'ı bana hatırlattı. akusik gitar kullanımı çok güzel. elektro gitar melodileri de duygusal. nakarat, bu tarz şarkılarda olması gerektiği gibi çok akılda kalıcı. şarkı sözleri basit ve kolay anlaşılır, müzik de herkese hitap edebilecek bir yapıda. kafaları çok yormadan, standart ghost temalarını hem sözde hem müzikte tutarak hazırladıkları, iyi bir ballad. ghost'un duygusallığını sevenleri mutlu eder.

10. Griftwood

spillways introsunda abba'dan ciddi esinlenmişti, griftwood introsu ise direkt van halen diye bağırıyor. bilerek gönderilen bir selam mı yoksa çalıntı bir durum mu var, artık bilemiyorum. şarkının gitarları genel olarak heavy metalden daha çok radio-friendly rock şarkıları gibi. şarkının geri kalanı da oldukça rahat dinlenebilir bir şekilde dizayn edilmiş. "i'm your rock baby, i won't back down" gibi bölümler de oldukça basit, eşlik etmesi kolay sözler. buradaki istisna "holy mother"lı bridge bölümü. bu bölüm de şarkının pop rock havasını korumaya devam etse de bir anda şarkıyı farklı bir moda sokuyor. genel olarak bakınca melodik bir eser, çok sıkıcı bir şekilde ilerlemiyor. öte yandan çok da akıl alıcı bir yönü yok. ghost'u standart rock dinleyicisine sevdirmek için başarılı bir eser olabilir ama çekirdek ghost dinleyicisi için ise çok iz bırakmayan, çerez bir şarkı olsa gerek.

11. Bite Of Passage & 12. Respite On The Spitalfields

bite of passage çok kısa bir enstrümantal eser. son şarkıdan neden ayrı tutulup, 30 saniyelik bir şarkı olarak albüme eklenmiş bilmiyorum. zaten hemen respite on the spitalfields'e bağlanıyor. direkt bu eser hakkında konuşsak daha iyi olur herhalde. şarkıyı yazarken tobias forge, karındeşen jack'ten etkilenmiş. şarkının ismindeki spitalfields de bu meşhur seri katilin cinayet işlediği yerlerden birisi. şarkı, direkt olarak kendisinin cinayetlerini anlatmasa da insanın geçmişinde yer alan vahşetin altını çizerek daha karanlık bir geleceğe doğru yürüdüğümüzü söylüyor. bu bağlamda günümüz liderlerine de bir eleştiride bulunan şarkı genel olarak oldukça karamsar bir tablo çiziyor. twenties için en sevdiğim şarkı desem de r.o.t.s, albümün beste anlamında en güçlü sarkılarından biri. farklı farklı müzikal pasajları keskin şekilde değil, daha yumuşak geçişlerle birleştirmiş. sözlerinin albümün konularını toparlaması, sonundaki gitar bölümünün albümün introsunu takip etmesi, şarkının albümün en uzun eseri olması, kendisine özel bir intro verilmesi gibi noktaları birleştirince bu eser için albümün epiği demek mümkün. müziğe biraz daha detaylı bakınca dikkatimi çeken şeylerden birisi hiç olmadığı kadar iyi duyulan bas gitar. özellikle gitar solosu sonrası klavye ve gitar ile çalınan enstrümantal kısım ve de takip eden bridge'te bu enstrüman çok öne çıkıyor. bu bahsi geçen enstrümantal pasajı dinlerken yine bir şarkıya aşırı benzetip ne olduğunu bulamamıştım. ancak sözlük yazarı uyguniçerik'in yazdığı entry kafamda bir lamba yaktı ve bu bölümün whitesnakein still of the night'ına aşırı benzediğini farkettim. bu da bir başka seksenler damgası. pre-chorus'ta elektro gitarların çaldığı rif ve de vokalist bol "ah"lı, hafiften brutal vokali genel olarak orta tempo ilerleyen şarkıda sert bir hava yaratıyor. şarkının son pasajına girerken duyduğumuz davullar da acayip. aklıma hallowed be thy name'i getirdi. şarkının sonundaki gitar melodisinin altına verilen vokaller de çok güzel. yani albümün hem açılışı hem de kapanışı mükemmel.

peki bu iki eserin arasında yer alanlar nasıl?

onlar da güzel elbette. ancak tekrardan prequelle'i bir kez daha dinledim de oradaki sert eserler, sözler, balladlar, enstrümantaller, müzikal tarzlar burada yok. öte yandan prequelle için zamanında 4/5 gibi bir not vermişim ama o albüme duyduğum beğeni zaman içinde kesinlikle arttı. belki bu albümün de biraz demlenmesi lazım. ancak maalesef şu an için bu albümde ghost'un normalde çok iyi atabildiği cesur adımları göremiyorum. sanki şarkıların içi daha dolu olabilirdi. biraz fazla risksiz görüyorum. öte yandan ghost, çok akılda kalıcı işler yapmaya devam ediyor. o kadar da sevmediğiniz şarkıları bile bir bakmışsınız söylüyorsunuz. hatta konserlerde çoğu yine çok iyi iş yapar. impera, ghost için bir geri adım değil ama sanki grubu bir adım ileriye de götüren bir eser değil.

3,5 / 5