Nazi Almanyası'nda Kadının Konumu, Annelik Anlayışı ve Kısırlaştırma Operasyonları

Nazi Almanyası'nın Wehrmacht'ını, yükselişini ve Stalingrad mağlubiyetini artık fazlasıyla biliyoruz. Peki bu dönemde erkekler değil de kadınlar ne yapıyordu? Toplumdaki işlevleri nasıldı? Biraz da bu tarafa bakalım.
Nazi Almanyası'nda Kadının Konumu, Annelik Anlayışı ve Kısırlaştırma Operasyonları


nazi kadınları...

yaygın kanının aksine, "nazilerin her alman kadınına annelik ; erkeğine babalık teşviki" gibi bir şey doğru değildir. üremeye gelince, nüfus artış politikaları konusunda kadınların anneliğe teşviki önemlidir. ama nazilere göre kimdir bu kadınlar? nazilere göre her kadın üreyemez. erkek de öyle. öncelikle saf ari ırk bu konuda önemlidir. saf ari ırktan olmak da üremek için yetmeyecektir, zira nazilerin nüfus, cinsiyet ve kadın-erkek politikaları konusunda ırksal sebeplerin yanında bireysel sebepler de önemlidir. keza örneğin naziler belli başlı psikiyatrik hastalığı olan kadınları, "işini iyi yapmayan" erkekleri de kısırlaştırma yoluna gitmiştir. hele bir de saf ari ırktan olmayan yarı alman vatandaşlar vardır ki, bunların üremelerini zaten geçin. nazilerin "rhineland piçleri" dediği afro-alman çocuklardan yüz binlercesi zorla kısırlaştırılmıştır mesela.

ama sonuç olarak, nazilerin "her kadını kolayca anneliğe ve her erkeği babalığa teşvik ettiği" gibi bir şey doğru değildir. aksine nazi almanya'sında anne veya baba olmak için birçok gereklilik vardır. hele ari ırktan, yani nazilerin diğer tüm ulusların üzerinde addettiği, "geniş omuzlu, uzun boylu, mavi gözlü, sarı saçlı ve ıq seviyesi yüksek" olan üstün ırktan olmayıp da nazi almanya'sında çocuk dünyaya getirmek, nazilerin gözünde "alman ırkını kirletecek parazitlerin üremesi" olarak nitelendirilir. nazilere göre bu "parazit" kabul edilen kimselerin temizlenmesi yetmemiştir, üremeleri de engellenmelidir. bütün bu uçuk şeylerin tıpkı holokost gibi bir gecede değil, nazilerin iktidarda bulunduğu 1933-1945 arasında uzun yıllara yayıldığı ve ilk başta tıpkı holokost gibi bunların naziler tarafından açıkça ifade edilmediği de eklenmelidir.

bununla birlikte nazilerin ilginç bir yönü, alman kadını imgelemiyle birlikte örneğin yahudi kadınına hakaretler yağdırmasıdır. nazilere göre alman kadını da dörde ayrılır tabii. aşağıda yazdım, bu kadınlar arasında nazilerin en tasvip ettiği "çocuk doğurmaya teşvik edilmesi gereken (çok iyi anne olabilecek) kadınlar" ve bırakın çocuk sahibi olmayı, anneliği filan, doğrudan kısırlaştırılması gereken kadınlar vardır. peki nasıl gelişmiştir bu durum? alman kadını kimdir nazilere göre? hangi kadın ve erkek çocuk dünyaya getirme hakkına sahiptir?

nsdap kasım 1932 seçimlerinde oyların yüzde 33'ünü aldıktan sonra (bu oran, temmuz 1932 seçimlerinde alınandan yüzde 4 düşüktü) reich cumhurbaşkanının hitler'i şansölye atadığı ocak 1933'te iktidara geldi. "hitler hareketi" (oy sandığındaki adı buydu) alman ulusunu 1919'da versailles antlaşması'yla dayatılan aşağılayıcı koşullardan kurtaracağını, 1920'ler sonunun ve 1930'lar başının şiddetli ekonomik krizini tersine çevireceğini ilan etmişti. bu hedeflere ulaşmak için weimar cumhuriyetçiliğinden kurtulmak ve gerçek bir volksgemeinschaft (halk ya da etnik topluluk) kurmak zorunluydu. bu, sınıf çatışmasının ortadan kaldırılmasını ve ulusal birlik, özgüven ve gücün yenilenmesini gerektiren ikili bir süreçti. başından itibaren ve seçimler boyunca bu iki amaç sadece geleneksel milliyetçilik ve sınıf işbirliği diliyle değil, ırkçı terimlerle de sunuldu. almanya, özellikle yahudiler (kapitalist, marksist ve bolşevik diye yerilen) olmak üzere, volkskörper'in (halkın ya da ırkın bünyesi) gücünü, sağlığını ve üstünlüğünü tehlikeye sokan çingenelerin, slavların, siyahların ve diğer azınlıkların neden olduğu "ırksal bozulma" tehdidi altındaydı.

Hitler'in başa geldiği dönemden bir kare.

bu imgelemde toplumsal cinsiyet sorunları önemli bir rol oynadı

nasyonal sosyalist hareketin ve rejimin kendini algılaması açıkça eril bir algılamaydı. propagandası yahudi erkekleri "tecavüzcü ve pezevenk" olarak tanımladı; daha genel olarak, ekonomik ve siyasal anti-semitizm "cinsel anti-semitizm"le eşleştirildi. kadınların özgürleşmesi, yahudi nüfuzunun bir ürünü olarak yerildi. (bu doğru olmasa da, yahudi kadınlar "kadın alanı"nın, özellikle fiziksel, manevi ve sosyal anneliğin sosyal bakımdan tanınmasını ve kadınların serbest mesleklere ulaşmalarını savunarak alman kadın hareketinde önemli bir rol oynadılar.) ırksal bölünmenin "değerli" tarafında bulunan kadınlar "volk'un anneleri", diğer tarafta bulunanlar "bozuk" ve "aşağı" görüldüler. "uygun" kadınlar anne olarak çok çocuk doğurmakla ulusal canlanmaya katkıda bulunmalıydılar; zira uzun süredir gerilemekte olan doğum oranında bir artış istenmekteydi. "uygunsuz" kadınlar çocuk doğurmaya elverişsiz sayıldılar. 1930'da, hitler'in mein kampf'ta yahudi kadınları karalamasından ve milyonlarca aşağı insanın kısırlaştırılmasını savunmasından altı yıl sonra (gerçekten sonra "ari ırk" ile "untermensch" arasında gidip gelen "melez" kabul edilen insanları kısırlaştırmıştır (bkz: rhineland piçleri), "kan ve toprak" ideologlarından biri dişi cinsi dört alt kategoriye ayırdı:

- çocuk doğurmaya teşvik edilecek kadınlar
- çocukları sakıncalı olmayan kadınlar
- çocuk sahibi olmaması gereken kadınlar
- kısırlaştırma yoluyla çocuk sahibi olmaları önlenmesi gereken kadınlar.

1933'ten önce bu tür ırk ıslahçı ya da ırk-hijyenik ayrımlar önerenler sadece nasyonal sosyalistler değildi

örneğin nüfuzlu bir sosyal demokrat, alman nüfusunun üçte birinin "aşağı" ve çocuk sahibi olmaya layık olmadığına inanmıştı; ilginçtir, hareketin radikal kanadından birkaç feminist de aralarında olmak üzere bazı kadınlar da, zorunlu kısırlaştırma da dahil soy ıslahçı reformları savundular. fakat yalnızca nasyonal sosyalizm bu tür düşünceleri ve tutumları, birkaç yıl içinde "aşağı" insanların eşi görülmemiş kıyımına yol açan karmaşık, tutarlı ve sistematik bir ırk politikasına dönüştürecekti.

weimar cumhuriyeti'nin son yıllarında ve nazi rejiminin ilk yıllarında nazi seçmenler de dahil birçok kişi buna yeterince inanmasa da, ırkçılık -özellikle yahudi karşıtı ırkçılık- nasyonal sosyalist politikaların merkezindeydi. dolayısıyla ırkçılık nasyonal sosyalist toplumsal cinsiyet politikalarının da merkezindeydi. nazi almanya'sında kadınlarla ilgili incelemelerin çoğu ırkçılığı ele almadığı ve nazi ırkçılığıyla ilgili incelemelerin çoğu da kadınları ele almadığı için, nazi ırkçılığının toplumsal cinsiyetçi ve nazi toplumsal cinsiyet politikalarının ırkçı olduğunu vurgulamak yararlıdır. ve tüm kadınların aynı tarihe sahip olmadıkları anlaşılır olduğu halde, nazi rejimi altında kadınların tarihindeki farklılıklar ölüm ile yaşam arasındakiler kadar belirgindi. elbette nasyonal sosyalizmin ırkçılık dışında başka özellikleri de vardı. yine de, merkezinde ırkçılık vardı, ve toplumun tüm boyutlarına sızması teşvik edildi. diğer birçok bakımdan rejimin oldukça esnek ve uyarlanabilir olduğu anlaşıldı. "değerli" kadınlara yönelik politikası da dahil, uygun görüldüğünde temel ilkelerini gözden geçirmekte tereddüt etmedi. fakat "aşağı" kadınlara yönelik politikaları ve toplumsal cinsiyet boyutları da dahil, ırkçı ilkelerinden hiçbirini gözden geçirmedi.

1. nasyonal sosyalizm ve toplumsal cinsiyet ve nüfusu "kontrol" politikaları

holokost'un kurbanlarının erkeklere yaklaşık olmakla birlikte az bir farkla hemen hemen yarısı da kadınlardı. 7 ve 25 nisan 1933 tarihli yasalar siyasal muhaliflerle birlikte yahudi erkekleri ve kadınları kamu görevlerinden (birçok kadın öğretmen de dahil; yahudi olmayan erkekler, yahudi kadınlarla evlenmişlerse atılabiliyorlardı) ve yahudi kadın öğrenci sayısının yahudi olmayanlardan çok daha fazla olduğu üniversitelerden uzaklaştırdı. yahudi erkekler ve kadınlar, yahudileri tecrit edip siyasal, mesleki, ekonomik ve kültürel yaşamdan uzaklaştırmaya çalışan ilk yahudi karşıtı önlemlerin kurbanları oldular. ırk politikası siyasal, ekonomik ve kültürel ayrımcılıktan vücuda ve yaşama saldırıya kayınca, her iki cinsiyetten yahudiler eşit ölçüde ırk politikasının da kurbanı oldular. 1938'de kasım katliamında ("kristal gece") öldürülen 90 yahudinin yaklaşık yarısı kadındı. her iki cinsiyetten yahudiler devletin yürüttüğü doğum kontrol politikasının ya da "ırkın yenilenmesi" amacıyla "ırksal olarak aşağı" insanların zorunlu kısırlaştırılmasını isteyen doğumculuk karşıtlığının da kurbanları arasında yer aldılar. bu arada şunu da eklemek isterim, başlık özellikle "nazi kadınları". yazıyı yazarken kesinlikle cinsiyet karşılaştırması yapma amacım yok. tarihin böyle dönemlerinde, örneğin kadınların yaşadıklarına karşın erkekler de kadınlar kadar sorunlar yaşamıştır. katledilmiştir, köle olarak kullanılmıştır, öldürülmüştür, uzuvları kesilmiştir vs...

haziran 1933'te içişleri bakanı ırk ve nüfus politikası üzerine programatik bir konuşma yaptı. "yabancı ırkların", özellikle yahudilerin neden olduğu bir "kültürel ve etnik gerileme" senaryosu tasarladı. ulus, ırksal karışımın, "kalıtsal fiziksel ve zihinsel hastalık"lı 1 milyondan fazla insanın, özellikle "ortalamanın üzerinde üredikleri" yerlerde "soylarının devamı artık istenmeyen", "budala ve aşağı" insanların tehdidi altındaydı. almanya'da nüfusun yüzde 20'sinin, yani 12 milyon kişinin anneliğe ve babalığa uygun olmadığını hesapladı. sağlıklı almanların doğum oranı yüzde 30 artmalıydı (yılda yaklaşık 300.000). goebbels şöyle dedi:

"kalıtsal olarak sağlıklı neslin sayısını artırmak için, kalıtsal olarak uygun olmayanların üremesini önlemek birinci görevimizdir."

iki hafta sonra, bu programın doğumculuk karşıtı kısmı nüfus politikasıyla ilgili ilk nasyonal sosyalist yasa haline geldi. yasa, gerektiğinde zorla ve polisin yardımıyla uygulanacak soy ıslahçı kısırlaştırmayı emretmekteydi. hükümet özellikle "kontrolsüz üreyen" "sayısız aşağı" (untermensch) insan arasında "biyolojik olarak aşağı kalıtsal malzeme"nin "kökünün kurutulması" gerektiğini vurguladı. kısırlaştırma 400.000 acil vakayla başlamak ve sonunda 1,5 milyon kişiyi kapsamak üzere "etnik bünyenin kademeli bir biçimde temizlenmesini sağlamalıydı". sonraki on yılda fiilen kısırlaştırılan 400.000 kişi yine yarı yarıya kadın ve erkeklerden oluşuyordu, çocuk doğurabilecek ve doğurtabilecek yaşta olanların yüzde 1'ini oluşturmaktaydılar. bu amaçla, hukukçuları, psikiyatrları, genetikçileri, antropologları ve tıp doktorlarını bir araya getiren yaklaşık 250 özel kısırlaştırma mahkemesi kuruldu. nazileştirilen tıp kurumuna, yasayla ve devlet denetimi altında kısırlaştırma adaylarını arama emri verildi. başarısı sınırlı da olsa, almanları doğumculuk karşıtlığının zorunluluğuna ve yararına inandırmak için büyük bir propaganda kampanyası başlatıldı. tarihte hiçbir devlet doğumculuk karşıtı bir politika izlemek üzere teoriyi, propagandayı ve siyasal-kurumsal pratiği bu oranda birleştirmemişti. kadınlara yönelik nasyonal sosyalist politikayı yanlış bir biçimde bir "annelik kültü" olarak nitelendiren feminist tarihyazım, ırkçı doğumculuk karşıtlığı boyutunu ve bunun kurbanı olan kadınları yakın zamana kadar ele almadı.


kısırlaştırmaların çoğu duygusal ya da entelektüel kusurlardan ötürü gerçekleştirildi: bu kusurlar gerçek ya da sözde eblehlik, şizofreni, epilepsi ve manik-depresif hastalıkları kapsamaktaydı. kısırlaştırma yasası sadece yahudilere, çingenelere, siyahlara ve diğer "yabancı" ırklara uygulanmadı, fakat onları da kapsadı (hitler kısırlaştırma yoluyla "ırksal yükselme"ye yabancı ırkların layık olmadıklarını bir süre düşünmesine rağmen). kısırlaştırma politikası, nazi liderlerin sık sık işaret ettikleri gibi, nasyonal sosyalist ırk politikasının ayrılmaz bir bileşeniydi. nazilerin yabancı ırkları ya da halkları reddetmenin yanı sıra, kendi halkı içinde "aşağı" soydan olanlara ayrımcılık yaparak alman volk'unu "yenileme"ye çalışmasının nedeni buydu. henüz var olmayan ve üretilmesi gereken "efendi ırk"ı yaratmak için böyle bir yenileme zorunluydu. hukuk dahilinde ve dışında çingeneleri ve siyahi almanları (nazi deyişiyle "rhineland piçleri") kısırlaştırmak için özel hükümler konuldu. alman yahudilerin şizofreniye, doğu avrupalı yahudilerin eblehliğe özellikle yatkın oldukları düşünüldü. berlin'de alman-yahudi bir kadının durumu öğreticidir. 1941'de "depresyon" ve intihar girişimiyle "kanıtlanan" şizofreni gerekçesiyle kısırlaştırıldı. zihin durumu olasılıkla şaşırtıcı değildi: zaten sefalete mahkum edilen yahudiler o yıl sarı yıldız takmak zorunda bırakıldılar; yahudiler arasında intihar sayısı dramatik bir biçimde yükseliyordu ve ölüm kamplarına sürgün başlıyordu. buna uygun olarak mart 1942'de yahudiler yasal kısırlaştırma prosedürünün dışında tutuldular. fakat bazı kamplarda himmler'in komutası altında, özellikle yahudi ve çingene kadınlar üzerinde yeni kitlesel kısırlaştırma yöntemleri ("uterusa enjeksiyon yolu" deniyormuş. rahimle alakalı bir kısırlaştırma yöntemi) denendi. umulan nazi zaferinden sonra bu tür rahim enjeksiyonları bütün avrupa 'da soy ıslahı ya da etnik bakımdan istenmeyen kadınlar üzerinde kullanılacaktı.

başlangıçta bazı uzmanlar kısırlaştırılmaları riskli operasyonları gerektirdiği ve bu genel bir direnişi kışkırtabileceği için kadınları muaf tutmak istemelerine rağmen, kısırlaştırma yasası her iki cinsiyete uygulandı. anlaşıldığı gibi kısırlaştırma politikası nötr toplumsal cinsiyetli olmaktan çok uzaktı. daha genel olarak kısırlaştırma politikası "devletin yaşam, evlilik ve aile alanından üstünlüğü" ve "siyasal olmayan"ın "siyasallaştığı" alanlardan biri -açıkça çocuk doğurma, doğurtma ve büyütmeyle ilgili tüm konularla birlikte özellikle kadınları ilgilendiren bir alan- olarak resmen ilan edildi. birçok kadın, özellikle genç kadınlar, operasyondan hemen önce gebe kalmaya çalıştılar ve direnişin bu tipi, özel bir ad verilecek kadar önemliydi: "protesto gebelikleri" (trotzschwangerschaften). 1935'te kısırlaştırma yasasına kürtaj da eklenince, bunlar da önlendi; altı aya kadar olan gebeliklere soy ıslahı nedeniyle son verilebiliyordu ve bu kürtajlar zorunlu kısırlaştırılmayla birleştirildi.

"istenmeyenler" arasında nicelik ve stratejik olarak en önemli grup "eblehler" grubuydu. kısırlaştırılanların yaklaşık üçte ikisini oluşturmaktaydılar ve yaklaşık üçte ikisi kadındı. bu dengesizliğin iki nedeni vardı: birincisi kadınlar, heteroseksüel olarak aktif olmayanların bile tecavüz nedeniyle istemeden gebe kalabilecekleri gerekçesiyle kısırlaştırılmak üzere ayrıldılar; ikincisi, düzensiz heteroseksüel davranış, iş performansları, düzenli ev işi ve çocuklarla uğraşmaları da dahil, kadın "aşağılığı"nı sınamanın nedenleri de vardı. erkekler ise çoğunlukla işteki davranışları temelinde sınandılar. mesela "işini düzgün yapmadığı tespit edilen" bir alman erkek, kısırlaştırılabilirdi.

kısırlaştırma ve genel olarak ırkçılıkla ilgili nazi propagandası, kadınlar buna daha fazla direndikleri varsayıldığı için, çoğunlukla özel olarak kadınları hedef aldı; gizli polis raporları da bunu doğrulamaktaydı. toplumsal cinsiyete özgü propaganda, nazi dişi cins imgesinin daha önceki kadın hareketlerinin bakışına taban tabana zıt olduğunu doğrular. kadınlara şimdi çocuk doğurmak yerine "yenilenme"nin "devletin amacı haline geldiği anlatıldı. dişi "annecilik" ırkçı polemiğin hedefiydi; hıristiyan hayırseverlik ve marksizmle birlikte "duygusal insanseverlik" olarak mahkum edildi. "kadınlara özgü yardıma muhtaç herkese bakma içgüdüsü"nün yanı sıra, "kadınların anneciliğinden kaynaklanan tehlike" vardı; çünkü annecilik nasyonal sosyalistlere göre her egoizm gibi, ırka aykırı hareket ediyordu. "fiziksel ve zihinsel karakteristikleri nedeniyle kadın"ın "tüm canlı varlıklara yönelik özel bir eğilim"e sahip olduğu fikrinde, doğaya karşı daha kötü bir günah bulunmadığı söylendi. kızların ders kitaplarında alman anneliğinin şanı konusunda üç sayfa, yahudilerle, çingenelerle ve untermensch kalıtsal yapıya sahip diğer insanlarla evlenme yasağının ayrıntılarıyla birlikte "sevgili çocuğunu" kısırlaştırma olasılığı üzerine on iki sayfa vardı. 1935'te evlilik yasakları, istenmeyen evlatları önlemenin başka bir yolu olarak doğumculuk karşıtı politikayı güçlendirdi. 1935 eylül'deki nüremberg yasaları alman yahudilerin, çingenelerin ve siyahların diğer almanlarla evlenmelerini ve cinsel ilişkiye girmelerini yasakladı. yahudi erkekler ve kadınlar ihlal durumunda ağır cezalarla tehdit edildi. ekim'de başka bir yasa kısırlaştırılanlar ile kısırlaştırılmayanların evliliğini yasakladı.

"değersiz yaşamı önleme" de denilen nasyonal sosyalist kısırlaştırma politikası, "değersiz yaşamı imha"ya yönelik bir adımdı (ötenazi, ya da "eylem t4"). bu adım 1939'da atıldı ve sonunda çoğunluğu psikiyatri kliniklerinde yatan 200.000 kadar hasta, yaşlı ve engelli, "iyileşmez" diye seçildikten sonra öldürüldü. yahudi hastaların tümü seçime tabi tutulmadan öldürüldü; bu yüzden ötenazi programı sistematik yahudi imhasının ilk evresiydi de. "t4" programı ilk kez özel bir öldürme gazı kullandı; fakat bu katliam politikasının kökleri nasyonal sosyalist doğumculuk karşıtlığındaydı. ilk önce, kısırlaştırmayı özel ve özgür bir tercih olarak değil, volkskörper uğruna öldürmeyi "insani" bir alternatif olarak tasarlayan bir zihniyetin ürünüydü. "katliamsız bir ortadan kaldırma" olarak kısırlaştırma, "doğal bir şekilde" (yani, hayırseverliğin ve tıbbın müdahalesi olmadan) "uygunsuzlar"ın hayatta kalmasını önleyen doğanın yerine geçen siyasal bir ikame işlevi görmekteydi. ikincisi, kısırlaştırma politikasının uygulanması tıp ve psikiyatri uzmanlarını bu türden bedensel müdahalelerle ve sonuçta kadın ölülerle uğraşmaya alıştırdı. üçüncüsü, bilinçli katliamın ilk kurbanları (1939-40), kürtajdan ve kısırlaştırmadan sorumlu bürokrasinin ebeveynlerini saptayamadığı üç yaşında ve daha küçük 5.000 engelli çocuktu. son olarak, 1939'dan sonra "ötenazi" ölümlerde aktif olanların çoğu daha önce kısırlaştırma politikalarını savunmuş ya da katılmıştı ve daha sonra bu kişiler yahudi katliamında önemli bir rol oynadılar.

1941'in sonunda t4 gaz odaları ve bu odaların personeli, işgal edilen doğu topraklarında yeni inşa edilen toplama kamplarına aktarıldı; bu kamplarda milyonlarca yahudinin ve çingenenin sistematik ve sınai ölçekle öldürülmesi için kullanıldı. bu transfer teknoloji, zihniyet ve strateji bakımından anlamlıydı. henüz yeterince araştırılmayan önemli toplumsal cinsiyet boyutları da vardı. gaz kullanılmadan önce, yüz binlerce yahudi, çoğunluğu toplu kurşuna dizilerek (kurşunla soykırım), zaten öldürülmüştü. bunu yapan ss'ler, özellikle kadınlar ve çocuklar kurşuna dizilirken epeyce "psikolojik güçlük" çekmiş görünmektedirler ki, heinrich himmler ve adolf eichmann'ın bile, aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu idamları izlerken mideleri bulanmıştır. 1941 'in sonunda sadece kitlesel katliamı hızlandırmanın bir yolu olarak değil, ss'leri büyük ölçüde toplumsal cinsiyete özgü kuruntularından kurtarmak için "uygun bir yöntem", kan dökmeye "insani" bir alternatif gerekli olduğu için de gaz teknolojisine geçildi. bu yüzden ilk seyyar gaz arabaları (rusya'da ve sibirya'da) esas olarak kadınları ve çocukları öldürmek için kullanıldı ve kaynaklar genellikle daha sonraki kurbanları kadın, erkek ve çocuk olarak tarif ederler. auschwitz'deki sabit gaz odaları 1941'in sonunda faaliyete başladığında, gelir gelmez ölüme gönderilenlerin büyük çoğunluğu yahudi kadınlardı, özellikle çocuklu kadınlardı her yahudi çocuk, annesi için otomatik olarak ölüm demekti. oysa yahudi erkeklerin çalışma kamplarına gönderilmeleri daha olasıydı. oysa örneğin yeni doğum yapmış bir yahudi kadının hem bebeği, hem de kendisi çalışmak şöyle dursun, bakıma muhtaçtı ve ss de ne bu kadınlara, ne çocuklarına bakmaya hevesli değildi. oysa erkekler daha evvel nazi önde gelenlerinin önerdiği üzere "ölene kadar çalıştırılabilirdi". ama kadınlar için fazla umut yoktu. bu durumda hangi kader daha kötüdür karar vermek zor sanırım.

toplama kamplarına gönderilen ve orada öldürülen alman yahudilerin yaklaşık üçte ikisi ve auschwitz gaz odalarına gönderilen çingenelerin yüzde 56'sı yukarıda söylediğim sebeplerden dolayı kadındı.

holokost'un mimarları soykırımın toplumsal cinsiyet boyutlarının farkındaydılar; himmler'in 1943'teki bir konuşmasında açıkladığı gibi:

"işte soru: kadınlara ve çocuklara ne olacak? bu konuda da açık bir çözüm bulmaya karar verdim. aslında, erkekleri imha ederken çocuk biçiminde intikamcıların büyümesine izin verme hakkını kendimde görmedim."

bu yüzden yahudi kadınlar kadın olarak, yani çocuk doğuranlar ve bir sonraki kuşağın anneleri olarak öldürüldüler. fakat himmler, kadın kurbanları kendi soykırım tanımının merkezine oturtarak daha da ileri gitti:

"bir köyde partizanlara ve yahudi komiserlere karşı harekete geçmek zorunda kaldığımda, o zaman ilke olarak bu partizanların ve komiserlerin kadınlarını ve çocuklarını da öldürme emrini verdim. inanın bana, bu emrin verilmesi ya da uygulanması mantıksal olarak düşünüldüğü kadar kolay ve basit değildi. fakat ilkel, ezeli, doğal bir ırk mücadelesine giriştiğimizi kabul etmeliyiz."

burada en aşırı biçimini alan nasyonal sosyalist rassenkrieg (ırk savaşı), yani ırk mücadelesi tanımının önemi bazı tarihçiler tarafından, yahudi halkına karşı nasyonal sosyalist soykırımın tuhaf bir ögesi olarak kabul edilir.


nazi ırk politikalarının kadın aktivistleri uygulayıcılar ve genel olarak kadınlar arasında azınlıktaydılar; dikkate değer ölçüde sert ve etkili bir azınlık olmalarına rağmen. en aktif olanları genellikle bekar ve çocuksuzdu; en üst sınıflar hariç, tüm sosyal sınıflardan gelmekteydiler; ırkçı politikalara katılımları çoğunlukla işlerinin ya da mesleklerinin bir uzantısıydı. kısırlaştırma politikası yönetilirken, bazı kadın sosyal hizmet uzmanları ve tıp doktorları adayların seçimine yardım ettiler. altı "ötenazi" merkezinde hemşireler, seçme ve öldürme işinde doktorlara yardım ettiler. bazı kadın akademisyenler çingene incelemelerinde erkek üstleriyle birlikte çalıştılar ve çingenelerin seçiminin ve imhasının temelini attılar; bu amaçla, kadın olarak çingenelere ve çingene kültürüne kolay ulaşma olanaklarından yararlandılar. toplama kamplarında kadınları denetleyen kadın kamp muhafızlarının çoğunluğu alt sınıflardan gelmekteydi ve yukarı doğru tırmanma olanağı sunduğu için işe gönüllü oldular. tüm kadın nazi aktivistlerden ölüm merkezlerine ve bunları çalıştırma sorumluluğuna en yakın olanlar bunlardı. "nazi devletinin işleyişini etkilemediklerine" inanmak da yanlış olur.

ayrıca birçok kadın da karmaşık soykırım bürokrasisinde çalıştı; devlet ve parti bürolarında yahudileri tanımlama, tecrit etme, mallarına el koyma ve sürme işlemini hamaratça kaydettiler. nasyonal sosyalizm sadece bir devlet politikası olarak kurumsallaştırılmadı, meslekleştirildi de.

bazı tarihçiler alman kadınların nazilerin suçlarındaki suçluluk ve sorumluluk payının, anne ve eş olmaktan başka bir şey olmamaya razı olmalarında yattığını ileri sürdüler; bu görüş uzun bir süre yaygın oldu. fakat anne ve eş olarak kadın imgesi ne nazilerin dişi cins görüşünün merkeziydi, ne de nasyonal sosyalizme özgüydü. nasyonal sosyalizm başlangıcından itibaren birçok bakımdan, en çok da ırk politikasının tüm boyutlarında bu imgeden kopmuştu; nasyonal sosyalizmin çekirdeğinde yatan bu politika, onun yeniliğini ve özgüllüğünü oluşturdu. bu politikaya katılan ve ondan sorumlu olan kadınlardan anne olanlar enderdi ve anne ve karı olarak hareket etmediler; aksine, ırkçı politikaları yürüten mesleki ve iş stratejilerine boyun eğdiler. yani aslında 1930-40'ların "alman kadını", bir anne, eş, abla, kız kardeş, sevgili veya kız evlattan daha çok birer nazi'ydi (genelleme yapacaksak). ve zannedilenin aksine nüfus artırmaya yönelik bu dönemde alman kadınları için "anne ve eş" rolleri biraz daha geri planda kalmıştı. zaten nazilere göre "nüfus", nazilerin deyim yerindeyse "insan kabul ettiği" kimselerden müteşekkildi. zaten pekala nüfusun hiç de az olmayan bir kısmı da "ari ırkı kirleten parazitler" olarak görülüyordu. bu yüzden nazilerin annelik, babalık, nüfus gibi konularda seçiciliği, ideolojileriyle tutarlıdır.

madem kadınların nazi almanya'sındaki rollerine girdik, biraz da nazi almanya'sının kadın istihdamına bakalım.

bütün bu bilgiler sonucunda şu sonuca vardık: nasyonal sosyalistler kadınları istihdamdan dışlamadı. yukarıda yazdık o kadar.

1930'lardan itibaren bu durum sık sık gösterilmesine rağmen, nazizm kadınların kitle halinde, zorla ve annelik uğruna işten atıldıkları safsatası varlığını sürdürür

aslında 1933'te 11,5 milyon -tüm çalışanların yüzde 36'sı ve on beş ila altmış yaş arası tüm kadınların yüzde 48'i- olan resmi kayıtlı kadın çalışan sayısı 1939'da 12,8 milyona -tüm çalışanların yüzde 37'si ve tüm kadınların yüzde 50'si çıktı ( 1937'nin alman toprakları içinde; fakat ilhak edilen topraklar da dahil edilirse, rakam 14,6 milyon olur). 1944'te 14,9 milyon alman kadın istihdam edilmekteydi (avusturya dahil) ve bu rakam alman sivil iş gücünün yüzde 53'ünü oluşturmakta ve on beş ila altmış yaş arası tüm alman kadınların yarısından fazlasını kapsamaktaydı. düşük istihdam yerini tam istihdama ve daha sonra, büyük ölçüde savaş sanayiinin genişlemesi nedeniyle emek kıtlığına yol açınca, sanayideki kadın işçi sayısı 1933 (1,2 milyon) ile 1936 (1,55 milyon) arasında yüzde 28,5, ertesi iki yılda yüzde 19,2 arttı. sadece çalışan bekar kadınların sayısı değil, çalışan evli kadınların ve annelerin sayısı da arttı. weimar dönemi ile 1939 arasında iş gücü içinde evli kadınların sayısı ve tüm çalışan kadınlar içindeki oranları dramatik bir biçimde yükseldi ve sanayideki evli kadın işçilerin sayısı neredeyse ikiye katlandı (1925'te yüzde 21,4, 1933'te yüzde 28,2, 1939'da yüzde 41,3; tüm çalışan evli kadınlar: 1925'te yüzde 31, 1933'te yüzde 37, 1939'da yüzde 46). 1939'da tüm çalışan kadınların yüzde 24'ünden fazlasının çocukları vardı ve bunlardan evli olanlar, tüm evli çalışan kadınların yüzde 51 'ini oluşturmaktaydı.

ayrıca 2.dünya savaşı sırasında, alman sanayiinde ve tarımında çalışmak üzere yaklaşık 2,5 milyon yabancı kadın çok daha fazla sayıda erkekle birlikte almanya'ya getirildi; bunların çoğu doğu avrupalıydı ve zorla çalıştırıldılar. "ırksal değer"lerine kadar düşükse -en düşüğü ruslardı, onları polonyalılar izlemekteydi- özellikle ağır mühimmat sanayiinde o ulusal grup içinde kadınların oranı o kadar yüksekti. yaklaşık 2 milyon yabancı kadının almanya'da çalışmakta olduğu 1944'te, rus sivil işçilerin yüzde 51'i (mühimmat sanayiinde daha fazla), polonyalıların yüzde 34'ü kadındı; birlikte toplam yabancı kadın işçilerin yüzde 85'ini oluşturmaktaydılar. o sırada sanayide çalışan tüm kadınların yüzde 23'ü yabancıydı; yabancı kadınların geri kalanları tarımda ve ev işlerinde çalışmaktaydı. burada cinsiyetçilik yaptığım lütfen düşünülmesin, zira alt başlık "kadın istihdamı". keza toplama kamplarında yukarıda yazdığımız gibi erkekler kadınlara kıyasla çok ağır işlerde çalıştırılıyordu. zira bu insanların kuru kuruya itlaf edilmesi yerine hiç değilse almanya'ya yararları dokunarak ölmesi daha avantajlıydı. işin cinsiyet boyutuna bakacaksak da, erkekler üzerine pekala uzun uzun yazılabilir.

geç on dokuzuncu yüzyıldan beri özellikle sanayide kadın istihdamındaki artış, naziler döneminde kesintiye uğramadı ve kadınlar ile erkekler arasındaki ücret farkı, bazı önemli sektörlerde kadınların ücreti erkeklerin düzeyine yükselmesine rağmen, pek değişmedi. kadın çalışanların önemli bir bölümü "modern olmayan" sektörlerdeydi (1939'da kadınların yüzde 35'i tarımda ve yüzde 10'u ev hizmetlerinde çalışmaktaydı); fakat toplam rakamlar diğer ülkelere oranla yüksek bir kadın istihdamı düzeyini gösterir. kadınları üniversitelerden ve birçok meslekten dışlama politikası bile -1933'ten 1935'e kadar egemen olan ve kadınların akademik durumunu ekonomik krizden ve emek pazarından daha az etkileyen-kısa sürede tersine döndü; bu politikanın gerçek ve kalıcı etkisi, yahudi erkeklerin ve kadınların dışlanmasıydı. özellikle anne ve aile-merkezli kadının genellikle resmi nazi ideali olarak görüldüğü dikkate alındığında, bu olgular bir açıklamayı gerektirir gibi görünüyorlar; 1930'dan 1934'e kadar olan yüksek işsizlik döneminde "çift kazançlılar"a (düzenli işlerine ek olarak yasa dışı çalışan erkekler ve genellikle erkek olan bir aile üyesi tarafından "geçimi sağlanan" kadınlar) karşı sık sık dillendirilen bir nazi polemiğiyle de çelişir.

bir açıklama şudur: ekonomik modernleşme süreci rejimin durduramayacağı ya da tersine çeviremeyeceği kadar güçlüydü; bu yüzden naziler buna uyarlandılar ve kadınların çalıştırılmadığı "daha iyi bir gelecek" umdular. bu açıklama annelik kültünün genel olarak nazi politikasının ya da özel olarak nazi cinsiyet politikasının öncelikli hedefi olmaktan çok uzak olduğunu ima eder. başka bir açıklama, kadınların çalışma yoluyla "özgürleşme" sürecinin alman kadınlar için 1933'ten sonra da devam etmiş olmasıdır. bu varsayım kadınların öncelikli hedefinin çalışma olduğunu ima eder. fakat birçok kaynak, savaştan önce ve daha da fazlası savaş sırasında pek çok kadının özgürleşme ya da kendini gerçekleştirme uğruna değil, yalnızca mali ihtiyaçtan ötürü çalışmaya başladığını gösterir. gerçekten de, savaş sırasında bazı kadın işçiler, 1939'dan beri yürütülen resmi propagandaya ve 1943'te kadınlar için zorunlu çalışmaya aldırmayarak mühimmat ve diğer askeri sanayilerde çalışmayı reddedebilen "hanımefendiler"i şiddetle protesto ettiler. 1930'ların sonunda ve savaş boyunca iş arayan hiçbir kadın geri çevrilmediği halde, özellikle 1939'dan sonra alt sınıftan kadınlar güçleri yeter yetmez işten ayrılmaya çalıştılar. üçüncü bir açıklama ya rejimin başlangıcından itibaren (1933) ya tam istihdam zamanında (1936) ya da savaşın başlangıcında ideolojik bir annelik kültünden kadın emeği ihtiyacına uyarlanmaya bir kayışı var sayar. ne var ki, bu varsayım, nadiren derinliğine araştırılan nazi dişi cins görüşünün tamamen yeniden yapılandırılmasını gerektirir.

1932 seçim kampanyaları sırasında naziler kadınların oyuna önem vermeye başlamıştı. bu nedenle, herkese, hatta karşıt çıkar gruplarına bile her şeyi vaat eden bir propaganda stratejisi bağlamında konuşarak, bir nazi rejiminin kadınları işlerinden atacağına dair muhalif iddiaları çürütmeye büyük önem verdiler. vaatlerinden biri kadınların, özellikle bekar ya da bakacak kimsesi olmayan kadınların istihdam düzeyini yükseltmek ve kocalarına iş vererek, çalışmak istemedikleri halde ekonomik zorunluluktan ötürü çalışan annelerin işlerinden ayrılmalarına olanak sağlamaktı.

"kadın istihdamıyla" ilgili nazi duyuruları herkesçe benimsenmedi. fakat "çift kazançlı" karşıtı kampanya hem naziler, hem nazi olmayanlar, hem kadınlar hem erkekler tarafından desteklendi ve derin ekonomik krizin vurduğu tüm ülkelerde, özellikle birleşik devletler'de de durum aynıydı. almanya'da olduğu gibi birleşik devletler'de de azalan işsizlikle birlikte hafifledi ve her iki ülkede de çokça mahkum edilen anne istihdamı bile artmaya devam etti. her iki ülkede geçimi başka bir aile üyesince sağlananlara karşı kampanyayı popüler bir manevi görüş kamçıladı; bu görüşe göre, sınırlı istihdam olanaklarının bulunduğu bir durumda bireyci bir "çalışma hakkı" ekonomik felakete yol açan aynı "dizginsiz kapitalist piyasa güçlerinin" başka bir ifadesinden başka bir şey değildi. işler soyut bireysel "hakka" göre değil, aile bağlarına itibar eden ihtiyaçları göre bölüşülmeliydi.


nasyonal sosyalizm gördüğümüz gibi, anneliği tüm kadınların özel görevi olarak tanımlamaktan çok uzaktı

aynı şekilde istihdam konusunda da annelik hiçbir zaman istihdama bir sınır olarak görülmedi, en azından 1933'ten önce olduğundan ya da diğer batılı ülkelerden daha fazla öyle görülmedi. savaştan önce ve savaş sırasında nazi kadın görüşünü sistematik bir biçimde araştıran ve birleşik devletler'deki kamusal kadın imgesiyle karşılaştıran bir inceleme, nazi imgesinin tutarlı olmadığını, birçok farklı özelliğin karışımı olduğunu gösterir. victoria dönemine ait eski moda "gerçek kadınlık" kültünden çok uzaktı, kadınların "biyolojik rolü"yle sınırlı değildi ve nazi ideologları kuşkusuz evde duran kadın olasılığını hoş karşıladıkları halde, bunun "olanaksız bir düş olduğunu" başından itibaren kabul ettiler. gerçek dünyada ideal nazi kadını işte ya da ailede, savaşta ya da barışta her şeyden önce devlete hizmet borçluydu.

eski "manevi annelik" metaforu, yani evin dışında "kadınca" iş, "halk" uğruna olduğu sürece fabrikalarda ve çiftliklerde bile her türlü ağır işi kapsayacak şekilde genişletildi. 1930'larda birleşik devletler'deki kamusal kadın imgesi ise çok daha fazla "uğraşı: ev kadını" klişesiyle sınırlıydı. 1941'den itibaren amerikan propagandası kadınları savaşla bağlantılı işlerde çalışmaya ikna etmeye çalıştığında, almanlardan daha fazla geleneksel yerleşik kadın imgesinden kopmak zorunda kaldı. almanya'da "bir kadının yeri yuvasıdır" sloganı özel haneyle ve aileyle sınırlı değildi; savaşta ya da barışta bir bütün olarak almanya demek olan bir "yuva"yı kapsamaktaydı.

kadınlara yönelik nazi politikasının önemli bir kısmı kadınların piyasa ya da savaşın yanı sıra aile için de çalışmalarına olanak sağlamayı amaçladı. birleşik devletler'de ve diğer yerlerde kreş hala büyük ölçüde reddedildiği halde, almanya'da savaştan önce ve savaş sırasında kadınların çifte iş yükünü birleştirmelerine yardım etmek için kreş savunuldu ve çok sayıda kreş kuruldu. fakat 1942'den sonra, başlangıcından on yıl sonra, nasyonal sosyalist rejim yine kadınları çalışma ile anneliği birleştirmeye teşvik etmek için 1927 tarihli gebe kadınları ve ev dışında çalışan genç anneleri koruma yasası'nı hatırı sayılır ölçüde iyileştirdi. ilk kez 1942 tarihli yasa devleti çocuk bakımı olanakları sağlamakla yükümlü kıldı. doğum öncesi ve sonrası doğum izni on iki haftada kaldı ve doğum yardımı tam ücret düzeyine yükseldi; kadının gebelik sırasında ve doğumdan sonra dört ay işten çıkarılması yasaklandı. ne var ki, doğum yardımları sadece çalışan annelere sağlandı. alman emek cephesi'nin (yedek nazi sendikası) lideri robert ley 1942'de annelik yardımlarının çalışmayan anneleri, özellikle çok çalışan işçi sınıfı annelerini de kapsamasını önerdiğinde, hitler devlet bütçesinin gelecek yılların "zor görevler"i, yani savaşın ve askeri olmayan katliamların maliyeti için gerekli olduğu gerekçesiyle bu öneriyi reddetti.

anneliği koruma yasası yahudi kadınları ve almanya'da çalışan rus ve polonyalı kadınlar gibi "ırksal olarak aşağı" yabancı kadın işçileri kapsamamaktaydı. bunlardan kaçının gebe ya da anne olduğunu gösteren sayılar yoktur. savaşın ilk yıllarında polonyalı kadınlar gebelik durumunda doğuya geri gönderildiler ve öyle görünüyor ki, birçok kişi angaryadan kurtulmak için bu yöntemden bilinçli olarak yararlanmış. 1941'den itibaren polonyalı ve rus kadınlar gebelik durumunda da yerlerinde kalmak zorunda kaldılar. himmler'in ırk uzmanları, çalışma subayları, işverenler ve tıp uzmanları arasında karmaşık bir oyunla kürtaj olmaya teşvik edildiler ve çoğunlukla zorlandılar. özellikle rus kadınlar düşük yapmaya neden olacak işlere verildi. böylece çalışma, doğumculuk karşıtı bir politikanın aracı haline geldi. fethedilen doğu toprakları için yapılan planlar (özellikle generalplan ost), yerli çocuk doğum oranını azaltmak için özenle hazırlanmış, neredeyse sadece anneleri ve potansiyel anneleri amaçlayan çok sayıda yöntemi kapsamaktaydı. nazi rejiminin başlangıcında büyük ölçekli doğumculuk karşıtlığının hedefi bir azınlıktı, fakat bir nazi zaferinden sonra çoğunluk haline gelecekti.

2. aile politikası, sosyal reform ve nasyonal sosyalist devlet yardımı

başından itibaren ve özellikle 1930'ların başındaki seçim kampanyalarında nasyonal sosyalizm tam istihdam (en azından ekmek kazanan erkekler için) ve genel refah vaadiyle birlikte ailenin restorasyonu ve istikrarını vurgulamıştı. ekonomik kriz, genel yoksullaşma, aile yaşamının dağılması ve büyük ölçüde salgınların ve yoksulluğun neden olduğu son derece yüksek kürtaj oranı karşısında bu vaatler ses getirdi. "kalıtsal olarak sağlıklı almanlar" arasında daha yüksek bir doğum oranı çağrısı da dahil, ulusal ve ırksal diriliş sözcükleriyle ifade edildiler. propaganda ve siyasal pratik sosyal yardım politikasını, aile politikasını, doğumculuk yanlısı politikayı ve toplumsal cinsiyet politikalarını birleştirdi. bu politikalar farklı yoğunlukta ve etkililikte, farklı yatırımlarla ve sonuçlarla izlendi.

ailenin restorasyonuna yönelik nazi çağrıları kadınların yanı sıra erkekleri de amaçladı. propaganda bakanı goebbels'in 1933-34 "nüfus politikası kampanyası" hem kısırlaştırma politikasını, hem "anne eski germanik zamanlarda olduğu gibi kamusal yaşamdaki ve ailedeki konumuna uygun yere sahip olurken, doğum oranımız artmalıdır" düşüncesini popülerleştirmeye çalıştı. içişleri bakanı bedava kürtaja saldırdı (1933 konuşmasında) ve "doğmamış yaşama yönelik tutumun sadece alman kadın ve anne ideolojisine değil, bir aile kurma görevine ikna edilmesi gereken koca ideolojisine de bağlı" olduğunu vurguladı. gerçekten de, eski ceza yasası'nın 218. bölümünün çok ötesine geçen ve kürtajın devlete ve ırka karşı bir suç olduğun görüşünü temel alan dehşetli bir kürtaj karşıtı yasa planlandı. fakat bu, daha önemli planların geriye ittiği planlardan biriydi. yoğun tartışmalardan sonra yetkililer böyle bir yasanın aleyhine karar verdiler; bunu yerine, 1935'te tıbbi ve soy ıslahçı gerekçelerle (doktorlar tarafından belirlenecek) kürtaja yasal olarak izin verildi. nazi döneminde yaklaşık 30.000 soy ıslahçı kürtaj yapıldı; bunların çoğu zorunlu kürtajdı ve hepsi zorunlu kısırlaştırmayla birleştirildi. yetkilileri çok fazla meşgul eden yasadışı kürtaj sayısının, weimar'ın son yıllarına göre birazcık gerilediği hesaplandı. 1933-42'de yasadışı kürtajdan mahkum olanların sayısı, 1923-32'ye oranla altıda bir geriledi. genel olarak öyle görünüyor ki, pratikte zorunlu olmayan kürtajlarla ilgili politikalar nazi döneminden önceki ve sonraki yıllara oranla dramatik bir biçimde değişmedi. ancak 1943'te "alman halkının yaşamını sürekli yaralayan" kürtajcılara (bizzat kadına değil) ölüm cezası öngörüldü; görünüşe bakılırsa, sadece alman kadınlara kürtaj yapan doğu avrupalı doktorlara uygulandı. böyle bir şeyin 1943 gibi bir zamana denk gelmesi de tesadüf değildir. zira hitler ve fanatik nazilerin zafere olan inancı hala sürmektedir ve almanya'nın zaferinden sonra savaşta kaybedilen saf ve ari nüfusun yerine koyulması gerekmektedir. tabii, hiçbir zaman koyulamamıştır. almanya zaferi asla kazanmamıştır.

aileyi geri getirmeyi amaçlayan baskıcı önlemlerden biri sokak fahişelerine (hitler onlara "duygusal yaşamımızın mammonlaşması"nın ve "yahudileşmesi"nin simgeleri demişti) karşı yürütülen şiddetli kampanyaydı. 28 şubat 1933 tarihli "halkın ve devletin korunması" hakkında yasaya başvuran ceza polisi on binlerce fahişeyi tutukladı. fakat 1939'dan itibaren fahişelik oldukça enteresan şekilde teşvik edildi; fakat özgür versiyonuyla değil, silahlı kuvvetler için bordello'larda, bazı ayrıcalıklı erkek tutsak-işçiler için toplama kamplarında (kadınların çoğu diğer toplama kamplarından) ve erkek yabancı işçiler için çalışma kamplarında, aynı ulustan kadınlarla.

şurada bir parantez de açalım, şöyle bir soru sorulabilir, "hem parazit dedikleri birçok insanı kısırlaştırıp, hem de neden toplama kampında bir tür fahişelik ya da benzeri şeylere zorlanıyordu bu insanlar?" şöyle bir açıklama da getirebiliriz: "ölüm meleği" olarak anılan joseph mengele'yi bilirsiniz. bu adamın toplama kamplarında yediği sayısız halt vardır mesela. şuna getireceğim: denek olarak kullanma. naziler birçok kişiyi denek olarak da kullandılar. atlantik savaşı sırasında denizde mahsur kalan alman denizcilerin susuzluktan ölmemesi amacıyla "acaba insan deniz suyu içerek hayatta kalabilir mi lan?" sorusuna yanıt arayan, bu yüzden deneklere deniz suyu içirmek (beyin hasarı ya da böbrekten ölüyorlardı) gibi "hayatı idame içerikli" deneylerin yanında nazilerin enteresan enteresan deneyleri de vardı. mesela kadın olan deneklere hayvan spermi verip bunların uruk-hai gibin bir yarı insan-yarı hayvan "canavar çocuklar" doğurup doğurmayacağı araştırılıyordu. toplama kamplarında, araştırma merkezlerindeki fahişelik muhabbeti de bu deneylerle yakından alakalı olabilir. bu, aslında toplama kampları, araştırma merkezleri gibi "untermensch"lerin toplandığı yerlerin karakteristiğiyle alakalı. ayrıcalıklı mahkumlar vardı toplama kamplarında. çünkü koğuş benzeri yerlerde asayişi sağlamakta toplama kampındaki görevlilere yardım edilmesi, toplama kampında örgütlenmenin önlenmesi gerekiyordu. naziler daha "nihai çözüm" evresine geçmeden, yahudiler gettolara sıkıştırılmışken de yine yahudiler arasından nazilere yardımcı olacak "çavuşlar" seçmişti. fahişelik de belki de bu ayrıcalıklıların ödüllendirilme yöntemiydi vesaire. ihtimalleri artık siz çoğaltabilirsiniz.

her neyse, devam edelim.

baskıcı önlemlerin dışında, "aile istikrarını teşvik" için olumlu adımlar da atıldı

ekonomik desteğin çocuk tercih etmelerine yardımcı olacağı inancıyla -o sırada diğer ülkelerde de paylaşılan bir inanç-çocuk sahibi olmak isteyenlere yardım etmek için yeni devlet yardımı önlemleri kabul edildi. bu amaçla üç önemli sosyal reform yürürlüğe kondu.

1933'te kanları çalışan, fakat evlenince işinden ayrılan (1936'dan itibaren tam istihdamla birlikte evli kadınlar çalışmaya devam edebildiler ve devam etmeye zorlandılar) kocalara düşük faizle geri ödemeli ve her doğumda dörtte bir oranında azalan, yani dört çocuk doğduğunda geri ödemesiz evlilik kredileri verildi. bu kredinin ana amaçlarından biri erkeklerin evlilik yaşını düşürmek ve böylece fahişe ihtiyacını azaltmaktı. ikincisi, aile reisi eşinden ve çocuklarından ötürü gelir ve miras vergisi indirimlerinden yararlandı. bu indirimlere 1934'te başlandı ve 1939'da, çocuksuzlara bir vergi artışıyla birlikte artırıldı. üçüncüsü, 1936'da, beşinci çocukla birlikte başlamak üzere devletçe ödenen aylık çocuk ödenekleri başlatıldı; iki yıl sonra ebeveynler üçüncü çocuktan itibaren yardım almaya başladılar. bu tür önlemler almanya'ya özgü değildi; 1930'larda italya, isveç, fransa ve ispanya'da da evlilik kredilerine geçildi ve benzer vergi reformları ve devletin ödediği çocuk ödenekleri 1930'larda ve 1940'larda avrupa'nın pek çok ülkesinde kabul edildi.

yine de alman devlet önlemleri birkaç bakımdan benzersizdi. diğer pek çok ülkede çocuk ödenekleri ilk ya da ikinci çocuktan itibaren ödenmesine rağmen, devletin çocuk doğurma ve büyütmenin maliyetlerini karşılamamış olması çok önemli değildir (çocuk doğurma ve büyütme "karlı bir iş haline gelmemeli"ydi). nazi almanya'sında çocuk dünyaya getirmek kamusal bir konu olarak görüldü; fakat gerektirdiği maliyetler özel bir sorun olmaya devam etti (doğumların önlenmesi için yapılan muazzam devlet harcamalarının aksine). daha da ayırt edici bir özellik, tüm aile yardımlarının karılara ya da annelere değil, kocalara ya da babalara ödenmesiydi. nazi bir bakanın ifadesiyle "babalık ebedi doğal hukuktan kaynaklanan bir kavramdır" ve '"baba' kavramı muğlak değildir ve mali önlemlerin merkezine konulmalıdır". yardımların amacı annelerin babalarla ilişkide statülerini yükseltmek değil, maliye bakanlığı'nın vurguladığı gibi babaların bekarlar karşısındaki statüsünü yükseltmekti. babalık "doğal" diye algılanmaktaydı ve bu nedenle, önemli vergi reformlarıyla sosyal olarak ödüllendirilmeliydi; evli olmayan anneler, ancak çocuklarının babası belli ve yetkililer için kabul edilebilir ise çocuk ödeneği aldılar. en önemli ve en karakteristik özellik bu önlemlerden hiçbirinin evrensel uygulanmamasıydı: soy ıslahı ya da etnik bakımdan "uygunsuz" sayılan ebeveynler ya da çocuklar dışlandı. aslında çocuk ödenekleri, istenir çocuk kategorileri saptanana ve ilgili yasalar çıkarılana kadar beklemeliydi: 1933 kısırlaştırma yasası, 1935 tarihli nüremberg yasaları ve 1935 tarihli ikinci evliliği yasaklama yasası. evlilik kredisi bürokrasisi kısırlaştırma adaylarını saptamanın başlıca kurumu haline geldi. daha geniş bağlamında bakıldığında, aile yardımına yönelik devlet önlemleri sadece bir aileye destek politikası değil, kesin anlamında bir nüfus politikasının parçasıydı: "istenmeyenler"e sosyal yardım yok, "kalıtsal olarak sağlıklı alman aile'ye yardım var.

nasyonal sosyalist devlet babalara destek vermeye odaklandığı halde, nasyonal sosyalist parti annelere de bazı olanaklar sundu; her ikisi de her iki cinsten "aşağı" olanları dışladı. partinin bir yan kuruluşu olan alman emek cephesi ve bireysel işverenler çalışan annelere özel bir destek verdiler. partinin sosyal yardım örgütünün (nationalsozialistische volkswohlfahrt, nsv) bir "anne ve çocuk" seksiyonu vardı. seksiyonun başkanı erich hilgenfeldt iyi annenin "ücret güdüsü" olmadan ve sevgiden ötürü çocuklarına hizmet ettiği konusunda ısrarlıydı: "hizmetleri karşılığında ödül talep ettiği anda, iyi anne olmaktan çıkar." nsv çok çocuklu "değerli" annelere, gebe kadınlara ve dul, boşanmış ve evli olmayan annelere yardım sundu; iş bulmalarına yardım etti, çocuk yuvaları kurdu, doğum ve gıda maliyetlerini üstlendi. para kaynağı vergiler değil, üye aidatları (birçok alman parti yerine sosyal yardım-yönelimli nsv'yi tercih ettiği için 15 milyon üyesi vardı), bağışlar ve kaynak oluşturmaya yönelik diğer faaliyetlerdi. nsv'nin annelik yardımı "değerli" yoksullara odaklandığı için, 1936'da himmler ırksal elite, yani ss erkeklerine mensup olduğu düşünülen erkeklerden çocuk sahibi olan annelere yardım etmek ve böylece kadınların kürtaja başvurmalarını önlemek için başka bir örgüt kurdu.

lebensborn bir zorunlu üreme kurumu ya da bir ss genelevi değildi. dayalı döşeli doğum hastaneleri kurdu (almanya'da yedi, daha sonra norveç'te altı, belçika ve fransa' da birer tane). almanya' da 1936'dan itibaren 2.000 kadar kadın bu evlerde doğum yaptı (ayrıca savaş sırasında işgal edilen norveç'te 6.000 kadın) ve bunların üçte ikisi evli değildi. doğumevine kabul edilmeden önce kadınlar kendilerinin ve bebeklerin babalarının etnisite ve soyları açısından incelemeye tabi tutuldular. 1939'da başlamak üzere almanya'daki doğumevleri, doğuda fethedilen topraklarda ebeveynleri öldürülen ya da kaçırılan "değerli" çocukları barındırmak için kullanıldı.

lebensborn meselesi nazi iktidarı ve ikinci dünya harbi yıllarını izleyen dönemin en travmatik olaylarından biridir. fikir heinrich himmler'den çıkmıştı ve naziler yukarıda anlattığımız tüm aryan ırk nüfus artış politikalarının yetersiz olduğunu düşünüyordu. böylece norveç ve almanya başta olmak üzere işgal altındaki bölgelerde germanik özellikler gösteren birçok genç kadın, lebensborn denilen doğumevlerinde ss subaylarıyla çiftleştirildi.

fakat himmler, bu sayının yeterli olduğunu düşünmüyordu. öyle ki, bu sayıyı artırmak için polonya, slovenya, sovyetler birliği gibi ülkelerden ari ırktan olduklarına, yani "değerli" olduklarına kanaat getirilen (ve sayısız testten geçirilen) bebekler naziler tarafından kaçırılıp lebensborn doğumevlerinde tam bir nazi olarak yetiştirilmeye başlandı. sadece polonya'dan 200.000 dolayında çocuğun naziler tarafından kaçırıldığı biliniyor. ama bu konuda da kesin sayılar yok, zira savaşın sonlarına doğru birçok belge imha oldu.

lebensborn programının çocuklarını ikiye ayırabiliriz: kaçırılanlar ve ss subaylarının üredikleri kadınlardan olan biyolojik çocukları.

ss bir tür ırksal elit olarak görüldüğü ve ss subayları ile ırksal olarak temiz ve saf olan kadınlardan olan çocuklar, şayet savaşı kazansaydı ss'in gelecekteki komuta kademelerini, ırksal saflıklarından dolayı nazi rejiminin önemli mevki ve makamlarını alacaklardı. nitekim bu çocukların başına gelenler trajiktir. 1935'den 1945'e kadar doğan bütün çocuklar, savaştan sonra çok kötü şeyler yaşadılar. hikayeler gerçekten trajiktir. mesela lebensborn sonucu doğduğu öğrenilen 10 yaşında kızların yetimhanelerde "nazi olduğu için cezalandırılması" maksadıyla tecavüze uğraması, belçika ve hollanda gibi ülkelerde yine lebensborn sonucu doğduğu öğrenilen çocukların okullarda "nazi olduğu için" her gün dayak yemesi vesaire. takdir edersiniz ki, böyle kötü akıbeti paylaşan çocuklar işbu ülkelerde de suça bulaştılar. aralarından sonra intihar edenler, suça bulaşıp öldürülenler oldu.

norveç, belçika, fransa, hollanda gibi ülkelerde ise ss subaylarıyla lebensborn kapsamında ilişkiye girdiği öğrenilen kadınlardan tutun da, "almanların altına yatan" bütün kadınlara kadar bu insanların tamamı tıpkı çocukları gibi toplumdan dışlandı. hatta italya, belçika ve norveç gibi yerlerde bu kadınların halk tarafından parçalanarak feci şekilde öldürüldüğü, ölümle sonuçlanmasa da halk tarafından linç edildiği hadiseler oldu. avrupa'ya ayak basan özellikle amerikan askerlerinin anılarında bu tarz hadiselere rastlanır. özellikle almanya'da 1935-45 arası doğan nesilden hala lebensborn çocuklarının bazıları almanya'da yaşar.

bir diğer grup ise kaçırılan çocuklar. polonya, sovyetler birliği (günümüzde eski sovyet cumhuriyetleri, ukrayna, beyaz rusya vb.), slovenya gibi ülkelerden "germanik genler dolayısıyla değerli" olduğu için kaçırılan çocuklar... bunların her biri "iyi birer nasyonal sosyalist" olan aileye evlatlık verildiği için, çok azı gerçek kimliklerini öğrenebildi ve çok azı gerçek ailelerini ölü ya da diri bulabildi. ve hatta aralarından ölenler hayatı boyunca gerçeği bilmeden öldü. bu çocukların gerçek kimlikleri de onları evlat edinen ailelerle birlikte artık mezarda yatıyor. kim bilir, şu an bile almanya'da gerçek ismini, gerçek memleketini bilmeyen, daha doğrusu yanlış bilen yaşlılar vardır. lebensborn konusunda yine bir lebensborn'un yazdığı "hitler'in unutulan çocukları" kitabını tavsiye ederim.


3. devam edecek olursak...

annelerin ezici çoğunluğu pahalı yardımlardan çok paye ve propaganda aldı. başlangıçta 1918-19 devriminin seyri içinde büyük ve yoksul ailelere sosyal yardım için lobi faaliyeti yürütmek üzere kurulan büyük aileler birliği 1935'te partinin ırk politikası bürosu'yla birleştirildi; burada nazi ırk politikaları için propaganda dağıtabilirdi, fakat yoksul ailelere verecek parası yoktu. "ari, kalıtsal olarak sağlıklı ve düzenli aileler"in elit örgütü olarak görüldü ve ırk politikası bürosu'nun lideri şunu iddia etti:

"salt sayıların yüceltilmesiyle ilişkimizi kestik ve kendileri ve halk için bir servet olan büyük aileler ile ulusun yaşamına bir yük olan büyük asosyal aileleri birbirinden ayırt ediyoruz."

1937'de birlik'in çoğunluğu erkek 200 üyesi özel aile yardımlarından yararlanma hakkı sağlayan "onur belgesi" aldı. 1939'da dört ya da daha fazla çocuklu annelere yardım alma hakkı tanımayan onur belgelerine (bir "anne haçı" madalyası) geçildi; dışlayıcı hükümler, maddi yardımlar için uygulananlardan biraz daha gevşekti ve bu yüzden 1944'e kadar 5 milyon anneye verildi.

doğumcu propagandanın ve doğumcu amaçları desteklemek için tasarlanan sosyal yardım önlemlerinin etkisi sınırlıydı. 1933'te dünyada en düşük oranlar arasında bulunan doğum oranı, 1920'lerin sonundaki düzeye ulaştığı 1936'ya kadar yaklaşık üçte bir arttı (binde 14,7'den 19'a, net üreme oranı 0,7'den 0,9'a çıktı); sonra hemen hemen durgun kaldı ve 2.dünya savaşı sırasında tekrar düştü. artışın büyük bölümünün nedeni, ekonomik krizden ötürü evlenemeyen ve istedikleri çocuklara sahip olamayan ve istihdam koşulları iyileşince isteklerini gerçekleştiren çiftlerdi. evlenenlerin sadece dörtte biri evlilik kredisi başvurusunda bulundu; başvuruda bulunanlar genellikle çocuk sahibi olmayı amaçlayan ve kadının evlenince işten ayrıldığı çiftlerdi. zorunlu tıbbi muayenenin kredi yerine kısırlaştırmaya yol açabilecek bir kusur bulmasından korkmaları için hiçbir neden yoktu. kredi alanlar sadece ilk çocuk için borç indiriminden yararlandılar ve borcun geri kalan kısmını nakit olarak ödemeyi tercih ettiler. çocuk ödenekleri de doğumlarda ek bir artışa yol açmadı. tüm evli kadınlar arasında dört ya da daha fazla çocuklu evli kadınların oranı 1933'te yüzde 25'e ve 1939'da yüzde 21 'e geriledi. 1933'te evlenen çiftlerin yüzde 31'i 1938'de hala çocuksuzdu. 1933'ten sonra evlenen ve çocuk sahibi olanlar çocuk sayısını bir, iki ya da üçle sınırladılar ve bu yüzden, nazi rejimi iktidara gelmeden önce almanya'yı ve diğer sanayileşmiş ülkeleri karakterize eden demografik eğilimi sürdürdüler.

iki tikel grubun davranışı nazi tipi doğumculuğun sınırlarını ve özgüllüğünü açıklar. parti görevlileri, yani doğumculuğun gerçek hedefleri ve nasyonal sosyalizmin destekçileri olan "değerli" almanlar, doğumcu amaçlara kendileri için değil, başkaları için inandıklarını gösterdiler. nazi demograflar 1933 ile 1937 arasında evlenen partililerin yüzde 18'inin 1939'da hala çocuksuz, yüzde 42'sinin bir ve yüzde 29'unun iki çocuk sahibi olmasına üzülüyorlardı. tüm erkek ss üyelerinin yüzde 61'i 1942'de evli değildi ve evli olanların ortalama 1,1 çocuğu vardı; partide ve ss'te üye sayısı en fazla olan meslek grubu tıp doktorları için de durum aynıydı. açıkça, elitler arasında nasyonal sosyalizme bağlılık ile sahip oldukları çocuk sayısı arasında ters bir ilişki vardı. aksine, bir istatistik grubunun ortalamadan fazla çocuğu vardı: evlilik kredisi ve çocuk ödeneği isteyenler "düzensiz" davranışlarından ve "büyük asosyal aile" olarak sınıflandırılmalarından ötürü geri çevrildiler. nasyonal sosyalist demograflar, ortalamadan fazla sayıda çocuk sahibi olan ailelerin yarısının istenmeyenler arasında olduğuna sık sık işaret ettiler.

ortalama rakamların gerilediği 2. dünya savaşı sırasında çağdaşların fark edip açıkladıkları iki küçük, fakat bariz bebek patlaması oldu. 1939'da çalışan kadınlara, özellikle işçi sınıfından kadınlara savaş ekonomisi acilen ihtiyaç duyduğu için, gebe olmadıkları sürece işten ayrılmaları yasaklandı. gebe anneler ve genç anneler 1943'te başlanan zorunlu çalışmadan da muaf tutuldular. çok sayıda alman kadın savaş için çalışmak yerine çocuk sahibi olmayı tercih etti (1939 ile 1941 arasında çalışan kadınları sayısı 500.000 azaldı, fakat 1944'e gelindiğinde tekrar 800.000 artmıştı). açıkça kişisel stratejileri -savaş için çalışmaya karşı bebek- doğu avrupalı "aşağı" kadınlar için tasarlanan resmi siyasal stratejinin -bebeklere karşı savaş için çalışma- tersiydi.

ailenin restorasyonuna ve "anneler"in kamusal yaşamda ve ailedeki yerine yönelik nazi propagandası, 1932'de annelerin ve genel olarak kadınların statüsünü yükseltmenin bir aracı olarak doğumculuğa inanıp .-diğer ülkelerdeki birçok kadın gibi- nasyonal sosyalist parti'ye oy veren kadınların önemli bir bölümü de dahil, o zamanın birçok alman kadınını aldatmıştı. ırk politikası gibi diğer nazi propaganda hedeflerini ciddiye almayan erkekleri ve kadınları da aldattı. pratik siyasette olduğu gibi propagandada da, devlet yardımı önlemleri babaları desteklemeye odaklanırken, doğumculuk karşıtlığı doğumculuğa ağır basmıştı; seçilmiş annelere yardım partiye ve elitlere bırakıldı. alışılmış etnik ve soy bakımından "aşağı" kategorilerini dışlamayan aile ya da çocuk yanlısı önlemler yoktu. bir bütün olarak, nazi nüfus propagandasının ve politikasının merkezinde doğumculuk ve annelik kültü değil, doğumculuk karşıtlığı ile babalık ve erillik kültü vardı.

nazi aile politikası doğumlarda bir artışa katkıda bulunmasa da, en azından savaştan önce, genel kamuoyunda nazi rejiminin ekonomik krizin üstesinden gelme kapasitesine inancın artmasına neden oldu. pek çok kişi çocuk-yönelimli devlet yardımını ailelerin düşük gelirini telafi eden ve istedikleri çocuklarla birlikte yaşamalarına yardım eden bir sosyal reform olarak algıladı. doğumculuk karşıtı kısırlaştırma politikası popüler olmasa da, bu politikanın kurbanlarına ya da "kalıtsal olarak sağlıklı ve alman" aileye sunulan yardımların dışında tutulanlara çok az kişi aldırdı. bu haliyle aileye devlet desteği nasyonal sosyalizme özgü değildi ve nasyonal sosyalist ırkçılığın bir parçası da değildi; modern avrupa'ya özgü refah devletine doğru büyük bir eğilimin parçasıydı. yine de, nazi rejimi bu eğilimi, ırksal olarak aşağı diye kategorileştirdiklerine yardımda bulunmayarak kendi ırkçı politikalarıyla birleştirdi. bu anlamda nasyonal sosyalist "ırksal yenilenme" politikası aile refahı ve anneliği yüceltme politikası değil, özünde geleneksel aile değerlerini yok etmeyi amaçlayan bir politikaydı.


nazi nüfus politikasının diğer yanları da geleneksel aile yaşamına aykırıydı

örneğin 1938'de yeni bir yasa taraflardan birinin "kalıtsal hastalığı", kısırlık ya da kısırlaştırma durumunda istek üzerine boşanmaya izin verdi; bunun kadınlar, özellikle yaşlı kadınlar için ciddi sonuçları vardı ve dolayısıyla kadınların protestosuyla karşılaştı. çağdaşlar, alman nüfusu aynı cins ve aynı yaş örgütlerinde toplamaya yönelik nazi girişimini aileye bir saldırı olarak algıladılar.

kaynaklar:
georges duby - kadınların tarihi
gisela bock - avrupa tarihi'nde kadınlar
richard grunberger - the 12 year reich: a social history of nazi germany, 1933-1945
william shirer - nazi imparatorluğu