Netflix'in Çok İzlenen Dizilerinden Bridgerton'un 2. Sezonunun İncelemesi

19. yüzyıl İngiltere tarihini kendince yorumlayarak adeta alternatif bir tarih yazan dizinin yeni sezonunu inceliyoruz.
Netflix'in Çok İzlenen Dizilerinden Bridgerton'un 2. Sezonunun İncelemesi

bridgerton, ilk sezondan daha aykırı ve karmaşık döndü

esasen julia quinn'in sekiz bridgerton kardeşin hikâyesini anlattığı serinin uyarlaması olan dizide birinci sezonda ilk evlenen bridgerton'ın hikâyesi anlatılmıştı. ikinci sezon ise seriye paralel olarak ikinci evlenen bridgerton olan anthony bridgerton'ın hikâyesini ele alıyor.

bridgerton, 2020'de yayımlandığında bir taraftan çok sevilen diğer taraftan oldukça eleştirilen bir dizi olmuştu. dizinin yansıttığı masalsı atmosferi sevenler bir yana, tarihsel olarak baştan aşağı yanlış bulunmuştu. gerçekten de öyle. 1810'ların londra'sı ile dizide yansıtılan londra arasında dağlar kadar fark var. ancak yapımcıların üstüne basa basa dedikleri gibi bu bir belgesel değil. kitaptaki karakterlerden ve günümüzün çağdaş fikirlerinden ilham alınarak yapılmış bir kurgu. bu dizi, bize söylenen “günümüz bakış açısıyla değil, dönemin bakış açısıyla tarihi anlamaya çalışın” anlayışının tam tersini yansıtıyor. bugünün bakış açısıyla o döneme bakıyorlar. bir kitap serisindeki karakterler ve olay örgüsünün bir kısmı alınıp günümüzün bakış açısıyla yeni bir dünya oluşturulmuş. bu açıdan bakıldığında, “acaba hiç ırkçılık olmasaydı 1800'lerin aristokrasisi nasıl olurdu?” sorusunu cevaplıyor ve aslında jane austen romanlarının masalsı havasını yansıtıyor.

anthony bridgerton'ın başrolde olduğu ikinci sezonda, dizinin ilk sezonuna kıyasla daha aykırı ve daha karmaşık bir olay örgüsü mevcut. ilk sezonda başrollerden biri siyahi olmasına rağmen olay örgüsü fazlasıyla klişeydi. güzel ve zengin kızın elmas seçilmesinden tutun, sahte aşk oyununun gerçeğe dönmesine kadar. dizi ekibi, ikinci sezonda bu klişelerin çoğundan kurtulmayı başarıp daha mantığa oturan bir senaryoyla gelmiş. en azından daha az klişe yer alıyor.

Uyarı: Buradan sonrası spoiler içerir.

dizide öne çıkan ilk nokta, başrol karakterlerdeki renk farklılığını daha öteye taşıyıp doğrudan tamil bir kadını getirmeleriydi. ilk sezonda melez bir siyahinin başrolde yer almıştı, bu sefer hindistan kökenli bir başrolle devam etmişler.

bir diğer nokta, daha sağlam bir kadın karakterle geri dönmüş olmaları. ilk sezonun başrolü daphne, baştan sona dönemin tüm beklentilerini karşılayan bir sosyete kadınıydı. giyinmeyi, konuşmayı, nakış işlemeyi ve piyano çalmayı bilen ancak hiçbir aykırı yanı bulunmayan bir karakterdi. bu sezonda ise kendi ayakları üstünde durabilen, erkeklere meydan okuyabilen, avlanan ve at süren, evlenmemeyi tercih edecek kadar güçlü bir başrol var karşımızda. şöyle anlatmak gerekir. 19. yüzyılın ingiltere'sinde üç tip kadın vardır: the angel of the house, the governess ve the prostitute.

the angel of the house

toplumun kabul ettiği tek kadın türü olan bu kategoride, evlenmek ve çocuk doğurmak dışında hiçbir amacı olmayan kadınlar hayatlarını bu amaca adarlar. dizide, daha doğrusu o dönemleri anlatan tüm kitaplarda ve yapımlarda göreceğiniz bir gerçektir. muhtemelen birçok yerde “jane austen kafasını evlenmekle bozmuş, yazdığı romanlarda kadınların yaptığı tek şey koca aramak” gibi eleştiriler görmüşsünüzdür. ancak austen'ın yaptığı tek şey gördüğünü yazmaktı. dönem öyle çünkü. bridgerton da öyle. tüm cemiyet evlenmek ve evlendirmek üzerine dönüyor.

the governess

mürebbiyeler, toplumun kabul etmediği ancak reddetmediği kadın grubu. evlenmediği için toplumun en büyük beklentisini karşılamayan ancak “namusunu koruyan” mürebbiyeler, çoğunlukla varlıklı ailelerin kız çocuklarını eğitmek için kullanılırlar. çoğu kadının eğitim almadığı dönemde, belli bir seviyeye kadar eğitim görürler (ancak bu eğitim tabii ki erkeklerin seviyesinde değildir. en fazla lise seviyesine kadar eğitim görürler). sonrasında da bekâr bir kadın olarak zengin çocuklarına eğitim verirler. toplum, bu kesimi onaylamaz ama namuslarını korudukları için bir noktaya kadar “tolere” ederler. o dönemde fahişe olmak istemeyen ama bağımsızlığını kazanmaya çalışan bir kadının gelebileceği en üst seviyedir.

the prostitute

toplumun “en aşağılık kadın türü” olarak nitelendirilen fahişeler grubudur. zengin olmayan, evlenmeyi başaramayan, ayakta duracak kadar eğitimi veya becerisi olmayan bu kesim, toplum tarafından alenen dışlanır ve aşağılanır.

diziye dönmek gerekirse, ilk bölümlerde kate sharma'nın mürebbiyeliği seçtiğini görüyoruz. “sırf evlenmek istemiyor diye neden evinde öylesine yaşamıyor da mürebbiye olmak istiyor?” sorusunun cevabı bu sınıflandırma. ilk seçeneği seçmiyorsa ona ikinci seçenek kalıyor çünkü. senaristlerin bu küçük ayrıntıya kadar yansıtmaları ayrı bir başarı.

aynı şekilde anthony konusunda da oldukça titiz davranılmıştı. ailenin başı olan aristokrat erkekten, geceleri ne yaptığına kadar beklenen her şeyi göstermişlerdi. anthony'nin geçmişiyle harmanlayarak göstermeleri daha da iyiydi.

bu sezonun çiftinde ilk sezondakinden daha uyumlu bir kurgu vardı. simon ve daphne arasında karakter olarak bir uyum yoktu. anthony ve kate ise başından beri ailelerinin ihtiyaçları için kendilerini geri plana atan, kendi hislerini bastırıp hep aile üyelerini düşünen, kendi mutluluklarından fedakârlık eden, daimi görev bilinci olan ve bu düşünceyle yaşayan iki inatçı karakter. uçurumun kenarına sürüklendiklerinde, yani düğün gününde bile görev bilincinden ve fedakârlıklarından geri adım atmadılar. öyle ki en son kör edwina'nın gözleri açıldı.

tabii klişelerin tamamının önü kesilmedi. kate'in attan düşme ve günlerce bilinçsiz yatma sahneleri ya da kate'in ilk başta anthony'nin ona mecburiyetten evlenme teklifi etmesi gibi klasik klişeler mevcuttu ancak genel anlamda ilk sezonda olduğu gibi klişeye boğmamışlardı.

kate ve edwina arasındaki ilişkiye de değinmek gerekir. bazı eleştirmenler bu ikiliyi jane austen'ın akıl ve tutku romanındaki başkarakterlere benzetmişler. mantığıyla hareket eden ve kişiliğe önem veren sakin abla ile unvan sahibi biriyle evlenmek isteyen heyecanlı kız kardeş. dışarıdan bakıldığında öyle görünebilir ancak kate'in elinor'a benzerliği konusunda şüphelerim var. özünde kate, fazlasıyla asi ve tutkulu bir karakter. elinor yürüyen kitap gibiydi. aynı şekilde edwina da marianne'den çok daha akıllı bir karakter. marianne gibi kendini rezil etmek şöyle dursun, tam tersine gerçeği görüp aradan çekilecek kadar olgun bir karakter. diziyi genel anlamda jane austen romanlarına benzetme hevesi hepimizde var ama bence bir ölçüsü olmalı.

bir diğer tarihi gerçek ise dizide yer alan kral ve kraliçenin gerçekten o dönemde ingiltere'yi yöneten üçüncü george ve eşi charlotte'un yer alması. tabii ki charlotte siyahi bir kadın değil ancak gerçekten de 15 çocukları olmuş ve kral george son yıllarında bir akıl hastalığına yakalanarak kapalı kapılar ardında tutulmuş. kral ve kraliçe arasındaki aşk ve “atlattıkları badireler” ise tarihte ne kadar yer alıyor şüpheli. zira tarihi kaynaklara göre çift birçok kraliyet birleşmesinde olduğu gibi evlilikleri önceden ayarlanıyor ve ikili birbirlerini ilk kez düğünde görüyor. çok fazla çocuklarının olması ve kralın kraliçeye sadık kalması bu senaryonun sebebi olabilir. üçüncü george, metresi olmayan ender krallardan birisi olarak biliniyor.

yeri gelmişken, kraliçenin bu sezon daha fazla yer alması isabetli olmuş. izlemesi çoğu karakterden daha eğlenceli. genel olarak en renkli karakterlerden biri. lady danbury ile aralarındaki diyaloglar oldukça eğlenceliydi.

yine bir diğer küçük ayrıntı – kraliçenin arada bir burnuna çektiği, sigaranın ilk örneği olan ve o dönemde burundan çekilen ottu. senaristlerin ayrıntı konusunda hassas olduğunu kabul etmek gerekir.

evlilik çağına gelen ama edwina'nın aksine asla evlenmeyi düşünmeyen eloise, bu sezon ilk sezondan çok daha dişli bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. ailesinin ona yüklemeye çalıştığı her sorumluluk ve kimlikten itinayla kaçarak “ikinci daphne” olmayı mutlak suretle reddetmesi bir yana, hem lady whistledown'ın kimliğini hem de kendi kimliğini buldu. kadın hakları konusunda sesini daha fazla yükselten ve toplumun kurallarını yıkmaya çalışan bir karaktere dönüştü. eğer senaryoyu çarçur etmezlerse eloise ve theo'nun arasındaki potansiyel ilişkiden güzel bir hikâye çıkar.

geçen sezon arka planda kalan karakterlerden biri portia featherington ve kızları bu sezon daha ön plana çıkan bir hikâyeye sahipti. portia'nın hikâyesi aslında o dönemde dul kalmış bir kadının ne zorluklarla karşılaştığını anlatıyor. lady danbury gibi zengin bir düşes değilseniz mal varlığınız size bile kalmıyor. eğer kadının oğlu yoksa dul kaldığında tüm mal varlığı kocasının en yakın erkek akrabasına gidiyor, kadın ve kızları da o kişinin insafına kalıyor. portia, sezon boyunca çıkarcı ve kötü niyetli bir kadın olarak karşımıza çıktı. oysa köşeye sıkışmış ve çaresiz bir kadındı. çaresizliğin onu bu duruma düşürmesinin en büyük ispatı da son bölümde çekip gitmek yerine son kez oyun çevirip kızları için londra'da kalmasıydı.

portia gibi çaresiz olan bir diğer karakter ise kızı penelope'ydi şüphesiz. diğer adıyla lady whistledown, her sezonda kimliğini daha da açığa çıkarıyor. bu sezon, anthony'nin hikâyesi gibi penelope'nin karakterini şekillendiren yalnızlığı daha çok ortaya kondu. penelope için iyi ya da kötü demekten ziyade “gri” bir karakter demek mümkün. fiziksel olarak çekici değil, ailesinin unvanı düşük, ekonomik olarak diğer ailelere kıyasla daha dezavantajlı. hatta ilk kardeş ya da tek çocuk bile değil. bütün bu nedenler onun kolayca görmezden gelinmesine neden oluyor. hele daha güçlü bir aileye mensup birinden hoşlandığında muhtemelen kendini daha da değersiz hissediyor. ancak gücünü dedikodudan alması ve bunu çıkarına kullanması onu mazlum kimliğinden çıkarıp kurnaz birine dönüştürüyor.

sanıyorum dizinin “toplumdaki konumu” bakımından en kıskanılacak kişileri benedict ve colin bridgerton. ailevi ve ekonomik sorumluluk abileri anthony'de, kadınlar gibi sınırlandırılmış da değiller. geriye var olan mirası yemek kalıyor. biri resimle diğeri seyahatle bunu gayet iyi yapıyor ahah.

bu sezonda göze batan şey ise muhtemelen önceki sezonun başrolü simon'ın olmamasıydı. daphne'nin her seferinde tek başına gelmesi biraz sırıttı. özellikle anthony'nin düğününde olmaması çok bariz öne çıktı. keşke oyuncuyla en azından bir iki sahneliğine anlaşabilselerdi.

son olarak, dizinin çekim tekniklerindeki değişikliklere değinmek gerekir. arka plana kalp atışlarını eklemeleri, bazı sahnelerde kameranın üç yüz altmış derece dönerek sahnenin etkisini artırmaya çalışması ya da anthony ve kate'in geceleri uyuyamadığı sahneleri koymaları tatlı ve ilginç olmuş. evet, vermek istenen etkiyi artırdılar ve karakterlerin daha iyi anlaşılmasını sağladılar muhtemelen. ancak bildiğiniz gibi bunlar hollywood yöntemleri değil, daha çok bollywood yöntemleri. hindistan etkisini bu derece uzatmaları ve onların tekniklerini hatırlatan birkaç etki kullanmaları ilginç bir ayrıntıydı.

Ekstra spoiler'lar geliyor!

kişisel olarak bu sezonun senaryosunu daha sağlam bulsam da muhtemelen birçok kişi ilk sezonu daha çok beğeneceklerdir. ilk sezon daha masalsı bir havaya sahipti. ancak gene olarak iyi bir devam sezonu niteliğindeydi.

bana yüksek sesle kahkaha attıran, köyün delileri gibi dans ettikleri şu sahneyi de koyayım


spoiler'ın spoiler'ı niteliğinde bir bilgiyle bitireyim

kitaplarda eloise için belirlenen eş hakikaken çok kötü. eloise gibi asi tabiata sahip bir kızdan beklenmeyecek derecede kötü bir eş seçimi var. ancak birçok kişi senaristlerin kitaba uymayacağını ve bunu değiştireceğini iddia ediyor. theo'nun diziye girme sebebinin de bu olduğunu söylüyorlar. eloise gibi bir karaktere gerçekten de tüm aristokrasi kurallarını kırıp çırakla evlenmek yakışırdı. umarım sonraki sezonlarda bu ikilinin hikâyesini izleriz. diğer türlüsü tam bir hayal kırıklığı.