Nostalji Değil, Küresel Bir Gerçek: 90'lı Yılların Tadı Neden Bir Başkaydı?
birkaç yıl önce gavurların bu konuyla ilgili yaptığı antropolojik bir araştırmayı okumuştum. orada da dünyanın şimdiye kadar en mutlu ve özlenen yıllarının 90'lı yıllar olduğu söyleniyordu. en geriye giderek her dönemi kendi içinde eksisi ve artısıyla değerlendirmişler, son 100 yılı da kuşaklar üzerinde çeşitli anketler yaparak verileri toplamışlar, sonuç aynı: en güzel yıllar 90'lar. bir gavurun 90'larla ilgili bir videonun altında yaptığı o efsane yorum gibi:
"90'lar sadece bir dönem değil bir duyguydu"
medeniyetin mutlu olma grafiğini düşünelim. grafikte bir adet medeniyetin gelişmişlik eğrisi var. o grafik binlerce yıldır durmadan yukarı doğru bir ivmeyle yükseliyor. mutluluk eğrisi de onunla birlikte yükselmeye devam edip 90'larda zirve yapıyor ve gelişmişlik yükselmeye devam etmesine rağmen mutluluk düşüşe geçiyor. konuyu yapay zekaya bu şekilde anlattığımda şöyle bir grafik oluşturdu. işte o zirve kesişme noktası insanlık medeniyetinin tüm parametreler göz önünde bulundurulduğunda en mutlu olduğu zamanları gösteriyor. mevzuyu bir de seks üzerinden anlatayım belki o zaman kafanızda daha iyi oturur. tüm evreni ve yaşanmışlığı tek bir seks gibi düşünün. işte o seksin orgazm anı 90'lar. grafik ve bu namüsait örnek aslında çok üzücü başka bir şey daha söylüyor ama onu yazının sonunda söyleyeceğim.
bu durum her zaman x ve y kuşağının o dönemleri en güzel yaşlarında yaşamalarına ve sürekli özlem duyarak romantize etmelerine bağlandı ama konu iki neslin romantizminden daha büyük. başlarda ben de son 30 yılın internet kullanıcılarının büyük bir çoğunluğunu bu iki kuşak oluşturduğu için onlar anlata anlata bu algıyı yerleştirdi diyordum ama zaman geçtikçe öyle olmadığına ikna oldum. bazı şeyleri sadece üzerinden zaman geçtiği için mi, yoksa gerçekten özel anlar olduğu için mi özlediğimi çok düşündüm. 37 yıllık yaşantımda her 10 yılda bir geriye dönüp baktığımda da geçmişe olan özlemimin giderek azaldığını fark ettim. yani 90'lara olan özlemim 3 birimse, 2000 başlarına olan özlemimin 2 birim, 2010'lara olan özlemimin de 1 birime düştüğünü fark ettim. halbuki medeniyetimiz gelişmeye devam ediyor ama mutluluk düzeyim ters orantılı bir şekilde ilerliyor. bir on yıl sonra tekrar dönüp şu zamanlarıma bakınca daha az özlem duyacağım da neredeyse kesin.
90'ların dünyanın gelmiş geçmiş en mutlu ve tatmin edici yıllar olduğunu insanoğlunun ürettiği eserlerdeki patlamalarla da ölçebilirsiniz. özellikle insanları peşinden sürükleyen iki sanat ve eğlence dalı, müzikle sinema çılgın attı. ana akım müziğin zirve dönemi michael jackson ile 90'larda yaşandı ve bir daha yanına yaklaşılamadı. sinema yine ana akım olarak öyle bir üretim gücüne ulaştı ki televizyonun hayatımıza girmesiyle neredeyse bitme noktasına gelen sektör şahlanıp kendini aştı. 90'lı yılların insanlara üflediği o sihirli hava her alanda hissedildi. bir sinema delisi olarak bana en çok keyif veren dönemin 90'lar sineması olduğunu söyleyebilirim. 90'lar sinemasına olan hayranlığım üzerine de bir süre düşündüm. çünkü bir y kuşağı olarak parliament pazar gecesi sineması filmlerini izleyerek büyüdüm ve en mutlu ve huzurlu olduğum dönemdeki o sinema kodlarını hayatımın her dönemine taşımış olabilirim. bu da zihnimde bir mutluluk simülasyonunu tetikliyor olabilir.
aslında işin psikolojik altyapısı bu düşüncemi destekliyor. mesela anksiyetesi olan insanlar izledikleri filmleri tekrar izlemeyi severler. hatta bu onlara terapi gibi gelir. nedeni de filmde olacakları bildikleri için bir sürprizle karşılaşıp strese girmemeleri ve kendilerini güvende hissetmeleri. ben de 90'lar sineması konusunda benzer bir refleksle mi hareket ediyorum yoksa cidden çok mu iyiydi diye düşündüm. ancak ortada hayvan gibi bir veri ve başka insanların düşünceleri var. özellikle 94 ve 99 yılları arasında sinema öyle bir çılgın attı ki akademi bile kime oscar vereceğini şaşırdı. hollywood sinemanın kodunu çözdü ve filmleri dünyayı kasıp kavurdu. çünkü hem kullanılan sinema teknikleri hem eserlerin niteliği hem de oyuncuların mükemmelliği filmleri arşa çıkardı. halbuki görüntü ve ses teknolojilerinin ebesinin hörekesine kadar çıktığı bu dönemde sinemanın izleyici nezdinde de değer görmesi bekleniyordu ama öyle olmadı.
hatta bu yıl vizyona giren the devil wears prada 2 filminin 2006'da çekilen ilk filmine oranla sinematografik ne kadar değer kaybettiği tartışması çıktı. şu referans görsel aslında her şeyi anlatıyor:
bu görseli sinematografik olarak maddeler halinde madde madde anlatabilirim ancak hiçbir şey bilmeden ya da analiz etmeden bile iki sahne arasında hangi sahneye daha sıcak baktığınızı anında hissediyorsunuz. işte 90'lar sineması bunu yapıyordu. detaylar ve hikayeler gerçekliği 35 mm kameralarla bile müthiş bir şekilde hissettiriyordu. şimdi nolan orospu çocuğu dünyanın en gelişmiş imax kameralarıyla film standardını değiştiren telespobik kameralarla film çekse dahi bu seyirciye geçmiyor. gördüğünüz gibi teknoloji yine duyguya yenilmiş durumda.
beni 90'lar hollywood sinemasına kapatın ölene kadar sıkılmadan izlerim. bence lens, renk paleti, sanat yönetimi, oyunculuk, müzikler aklınıza gelebilecek her şey 90'lar sineması standardına dönmeli.
popüler kültürün 90'larda bu kadar güzel bir sinerji yaratacağı zaten 80'lerin gelişinden belliydi. 80'ler altyapıyı o kadar güzel oluşturdu ki üstüne bir miktar yeni teknoloji de eklenince her şey tamamlandı. insanlık olarak artık daha fazlasına ihtiyacımız yoktu ancak medeniyetimiz maalesef yok olana kadar üretmek zorunda. yine 90'lar romantikliği yapıp şimdi bin tane dijital kanaldan iletişim kurmanın sokakta kaldırımca oturup edilen muhabbet kadar değerli olmadığını söylemek zorundayım. aslında bu da insanın büyüyüp yetişkin olurken çocukluğundaki güzel zamanlardan koparılmak zorunda kalması gibi bir şey. sen ne kadar ben bu zamanda mutluyum büyümek istemiyorum deyip o oyuncağa tutunsan da başka bir el seni sürükleyip o eline tableti, telefonu verip artık bunlarla yaşamak zorundasın diyecek. direnip kendini o dönemin içine kapatmaya çalışmak da seni gerçek dünyadan kopardığı için yine o organik mutluluğa erişemeyeceksin. aslında tüm bunların sorumlusu zaman diye bir kavramın kozmos tarafından bir tarafımıza itelenmiş olması ama şimdi gibi'deki erasmusla gelen yamyam bölümünde kahvaltı yaparlarken ümitcan'ın ortaya attığı "zaman nedir?" sorusunu irdelemeye çalışmasına benzer bir çaba göstermeyeceğim.
evet arkadaşlar, şimdi yukarıda bahsettiğim o bilinen sonu söylemenin zamanı geldi. bu tabii ki benim subjektif fikrim ancak veriler de bunu gösteriyor. evrenin sonsuzluğu içinde inanılmaz mucizeler gerçekleşti, dünya diye bir gezegen oluştu ve o gezegende insan adında akıllı canlılar yaşadı. işte o canlılar hayatlarının en mutlu yıllarını kendi uydurdukları takvimde geçen 90'lı yıllarda yaşadı ve bitti. insanlık yok olana kadar da bir daha o dönem asla yaşanamayacak. o duyguyu tadanlar ölene kadar o özlemle yaşayacak, yaşayamayanlar da izledikleriyle, dinledikleriyle, okuduklarıyla yaşayamadıkları o yıllara özlem duyacaklar. yine 90'lar kuşağını yaşayan bir gavurun dediği gibi "bir gün sokakta sok kez oynadık ama kimse bunu fark etmedi..."
90'ları yaşayanlar da muhtemelen hayatlarının, hatta güneş sisteminin en güzel yıllarını yaşadı ama kimse yaşarken bunu fark etmedi. bu da tarkan'ın kış güneşi şarkısı gibi bir yazı işte.
artık çok geç, yalvarma
dönüş yok o yıllara…
ağlamıyorum gözüme kış güneşi kaçtı.
o yılları yaşamış şanslı birinden, yaşamış herkese.