Robin Williams'ın Biraz Gözlerden Uzak Kalmış Sıcacık Filmi: Bicentennial Man
1999 yapımı ve başrolünde robin williams'ın olduğu bicentennial man, yani türkçeye çevrilmiş haliyle robot adam, ilk bakışta bir robotun insan olma hikayesi gibi görünür.
Uyarı: Spoiler içerir.
ama filmi yıllar sonra izleyince bunun aslında çok daha başka bir şey olduğunu düşünmeye başladım. çünkü bana göre bu film, "bir robot insan olabilir mi?" sorusunu sormaktan çok daha acı bir soru soruyor; insan olduğunu söyleyen herkes gerçekten insan mı?
belki de filmi benim için bu kadar özel yapan şey tam olarak burada. çünkü karşımızda insan olmak isteyen bir robot var ama onun karşısında çoğu zaman insan olmanın ne demek olduğunu unutmuş insanlar bulunuyor.
ve filmin en büyük ironisi de burada başlıyor. bir makine duyguları öğrenmeye çalışırken, insanların duygularını kaybettiği bir dünyayı anlatıyor film...
bir robot sevmenin ne olduğunu öğreniyor, insanlar ise sevdiklerini kaybetmemek için sevgiden kaçıyor.
bir robot özgür olmak istiyor, insanlar ise özgürlükleri varken bile alışkanlıklarının içinde yaşamaya devam ediyor.
bir robot sanat üretmek istiyor, insanlar ise çoğu zaman yalnızca tüketiyor.
ve bir robot hata yapmaktan, acı çekmekten, yaşlanmaktan korkmuyor, çünkü onun istediği şey kusursuz olmak değil; insan olmak.
ve filmin bana göre en güzel tarafı, andrew insan olmak için uğraşırken, aslında bize insanlığın ne olduğunu öğretiyor. çünkü andrew'un başlangıçta hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. çünkü andrew bir robot. programlanmış, üretilmiş, bir evin ihtiyaçlarını karşılamak için satın alınmış ve onun görevi belli.
temizlik yapacak, yemek hazırlayacak, emirleri yerine getirecek. yani insan dünyasının bakış açısına göre andrew'un hayatında olması gereken her şey zaten var.
bir bedeni, görevi var, sahibi ve amacı var.
ama bir şeyi yok; kendi hayatı.
ve film ilerledikçe andrew'un asıl mücadelesinin insan olmak değil, başkasının ona biçtiği kimlikten kurtulmak olduğunu fark ediliyor.
çünkü ona sürekli ne olduğu söyleniyor;
"sen bir robotsun, sen bir makinesin, sen bunları hissedemezsin, sen bizim gibi değilsin."
ama andrew zamanla bu cümlelerin karşısına kendi davranışlarını koymaya başlıyor.
bir şey üretiyor, hissediyor, seviyor, acıyı anlıyor ve birinin mutluluğu için kendinden vazgeçiyor.
ve burada filmin en büyük farkı ortaya çıkıyor; andrew'un insan olduğunu söyleyen hiçbir şeyi yok ama insan olduğunu kanıtlayan davranışları var.
insan olmak bir biyolojik özellik mi? sorusuna geliyor sonra...
çünkü biz günlük hayatta insan olmayı o kadar doğal kabul ediyoruz ki bunun ne anlama geldiğini çoğu zaman düşünmüyoruz.
iki kolumuz ve iki bacağımız var. kalbimiz atıyor, nefes alıyoruz, yaşlanıyoruz ve ölüyoruz...
dolayısıyla insan olduğumuzu düşünüyoruz. ama andrew bütün bunların hiçbirine başlangıçta sahip değil.
kalbi, kanı yoktu ve et ve kemikten oluşmuyordu.
yaşlanmıyor, hastalanmıyor, ölmüyor.
ama zaman geçtikçe insanın sahip olduğu şeyleri öğreniyor; sevgi, merhamet, fedakarlık, özlem, kayıp, özgürlük arzusu ve kendine ait bir hayat istemeyi..
ve burada insanın biyolojik olarak insan olmasıyla insanca davranması arasındaki fark ortaya çıkıyor. çünkü bir insan başkasının acısını görüp hiçbir şey hissetmeyebilir.
bir insan sevdiği kişiye yalan söyleyebilir. bir insan gücü olduğu halde zayıf olana yardım etmeyebilir. bir insan kendi çıkarı uğruna başka bir insanı kullanabilir.
ve bütün bunları yaparken hala insan olarak doğmuş olabilir. bu mudur insanlık diye sorusu gelir karşımıza...
andrew ise insan olarak doğmadı, ama insan gibi davranmayı seçti.
işte benim filmde en sevdiğim şey tam olarak bu; insanlık andrew'a verilmiş bir özellik değil. andrew'un kendi davranışlarıyla kazandığı bir şey.
bir robotun, insanlardan daha insani olması ise, filmin bende bıraktığı en güçlü duygu oldu.
andrew'un yaşadığı dünya tamamen duygusuz bir dünya değil, ama insanların çoğu hayatlarını o kadar alışılmış biçimde sürdürüyor ki, andrew'un gösterdiği duyarlılık onların yanında daha da belirgin hale geliyor.
andrew başlangıçta insanları taklit ediyor, sonra insanları gözlemliyor ve onları anlamaya çalışıyor.
sonra kendi kararlarını vermeye başlıyor ve en sonunda insanlardan farklı olarak, kendi varlığının sorumluluğunu üstleniyor.
insanların çoğu ise kendilerine verilmiş hayatı olduğu gibi kabul ediyor ama andrew kabul etmiyor.
çünkü onun için her şey yeni...
bir çiçek, müzik, kitap, dokunuş, konuşma, bir sanat eserileri ve bir ilişki.
andrew'un dünyaya bakışında insanın unuttuğu bir şey var; şaşırmak...
belki de insan olmanın en önemli özelliklerinden biri buydu; bir şeyi ilk defa görüyormuş gibi bakabilmek...
biz ise zamanla alışıyoruz, insanlara alışıyoruz, sevdiklerimize alışıyoruz.
evimize ve hayatımıza alışıyoruz...
ve alıştığımız şeylerin değerini kaybetmeye başlıyoruz...
andrew ise hiçbir zaman tam anlamıyla alışamıyor. çünkü onun için her deneyim, kim olduğuna dair yeni bir cevap oluyor.
bu yüzden bir makine dünyayı insanlardan daha dikkatli izliyor.
andrew'un özgürlük arayışı aslında kendi hayatım benim mi? sorusudur.
andrew'un değişiminin en önemli noktalarından biri özgürlük ve başlangıçta onun bir sahibi var.
dolayısıyla andrew'un hayatı kendisine ait değil ve ne yapacağına başkaları karar veriyor. fakat andrew zamanla kendi iradesini ortaya koyuyor.
para kazanmak, kendi işini yapmak, kendi eserlerini üretmek, kendi yoluny çizmek istiyor.
ve sonunda çok daha temel bir şey istiyor; kendi adının ve kendi varlığının kabul edilmesini.
işte bu bana göre filmin asıl özgürlük meselesi. çünkü özgürlük yalnızca bir kapının açık olması değildir. bir insanın önünde sonsuz seçenek bulunabilir ama hayatının kararlarını başkaları veriyorsa gerçekten özgür müdür?
andrew'un mücadelesi de burada başlıyor.
ona sen robotsun deniyor.
andrew ise peki neden? diye soruyor.
işte bazen özgürlük tam olarak böyle başlar; size verilmiş cevabı kabul etmeyip soruyu yeniden sormakla...
andrew'un sanat yapması çok önemli. ve bence filmdeki en güzel detaylardan biri andrew'un sanatla kurduğu ilişki. çünkü sanatın hiçbir şekilde onun görev tanımında olması gerekmiyor.
bir robotun mobilya yapması anlaşılabilir, çünkü bu işe yarar.
ama bir robotun yalnızca güzel olduğu için bir şey üretmesi başka bir şey. çünkü sanatın temelinde faydadan daha başka bir ihtiyaç vardır; bir şey söylemek.
andrew yaptığı eserlerle yalnızca bir nesne üretmiyor, kendisini anlatıyor.
ve burada insanlığın başka bir tarafına ulaşıyor; kendinden geriye bir iz bırakmak.
belki insanın sanat yapmasının altında da biraz bu vardır;
ben buradaydım, bunu hissettim bunu gördüm ve bunu düşündüm...
bunu sevdim ve bunu kaybettim.
ve benden sonra biri bunu görürse, belki beni hiç tanımamış olsa bile benden bir şey anlayabilir.
andrew'un sanatı bu yüzden sadece yetenek göstergesi değil, kendi varlığını kanıtlama biçimi.
sonra andrew'un karşısına aşk çıkıyor ve film burada daha da acı bir hale geliyor.
çünkü andrew insan olmayı öğrendikçe, insan olmanın bedelini de öğreniyor.
seviyorsanız kaybedebilir, bağlanıyorsanız acı çekebilirsiniz.
yaşamak istiyorsanız ölebileceğinizi kabul etmeniz gerekir. ve andrew'un karşısındaki en büyük engel artık robot olması değil; ölümsüz olmasıdır.
çünkü sevdiğiniz insanlar yaşlanırken sizin değişmemeniz bir güç gibi görünse de aslında büyük bir yalnızlıktır. insan olmanın belki de en acı tarafı, hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini bilmektir.
ama aynı zamanda sevgiyi anlamlı yapan da budur. bir insanı sevdiğinizde onun sonsuza kadar sizinle kalacağını bilwmezsiniz.
tam tersine, bir gün kaybedebileceğinizi düşünür ama yine de seversiniz.
işte andrew'un öğrenmek zorunda kaldığı şeylerden biri de bu; ölümsüz olmak, kaybetmemek değildir.
çünkü zaman yine geçer, insanlar yine yaşlanır, yüzler değişir, kuşaklar değişir.
ve siz sevdiğiniz insanların hayatındaki bir dönemin sonuna tanıklık edersiniz.
andrew'un ölümsüzlüğü bu yüzden bir ödül değil, bir süre sonra ceza gibi görünmeye başlar.
insan olmanun kusurlarını anlatıyor film aslında...
ve filmin bana göre en derin karmaşası bu.
andrew kusursuz bir makine olarak doğuyor ama insan olmak için kusurlu hale gelmek istiyor.
yaşlanmak, ölmek istiyor ve acı çekmeyi göze alıyor. çünkü insanlığın yalnızca güzel taraflarını değil, tamamını istiyor.
sevgi varsa kayıp da olacak.
mutluluk varsa üzüntü de olacak.
özgürlük varsa sorumluluk da olacak.
hayat varsa ölüm de olacak.
ve andrew'un gerçek isteği sonsuza kadar yaşamak değil, yaşadığı hayatın gerçekten kendisine ait olması.
bu nedenle insan olmak onun için daha üstün bir biyolojik forma dönüşmek değil; tam tersine, sınırlı olduğunu kabul etmek.
ve bu yüzden andrew'un en büyük fedakarlığı kendisi için değildir.
filmin bana en çok dokunan taraflarından biri de bu; andrew'un yaptığı birçok şeyin temelinde kendi çıkarı yok.
bir şeyleri sevdiği insanlar için yapıyor.
kendinden vazgeçebiliyor ve kendi rahatını ikinci plana atabiliyor.
başkasının mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyabiliyor. ve burada filmin başındaki robot ile sonundaki insan arasındaki farkı görüyoruz.
başlangıçta andrew'un görevi insanlara hizmet etmek, ama zamanla hizmet etmek ile fedakarlık etmek arasındaki farkı öğreniyor.
robot görevini yerine getirir, insan ise bazen yapmak zorunda olmadığı şeyi yapar.
işte andrew'un insanlaşması burada, çünkü insanlık bir görev listesinde yazmaz.
birinin senden beklemediği halde doğru olanı yapmanda ortaya çıkar!
filmin bana göre en büyük ironisi ise;
andrew'un insan olmak istemesinin sebebi, insanların sahip olduğu şeylere hayran olması. ama film ilerledikçe biz andrew'un sahip olduklarına değil, yaptıklarına bakıyoruz.
ve zamanla soru tersine dönüyor; andrew insan olmak istiyor ama biz gerçekten andrew kadar insan olabiliyor muyuz?
işte film burada o rahatsız edici ama gerçek soruyu soruyor.
çünkü andrew'u izlerken onun bir makine olduğunu unutuyoruz ve sonra bir noktada kendimize bakıyoruz.
ve belki de filmin asıl sorusu ortaya çıkıyor;
insan olmak doğuştan geliyorsa, neden bazen bir robotun insanlığını bizden daha fazla hissediyoruz?
bu sorunun cevabı oldukça acıtabilir. çünkü insanlık bir kimlik kartı değil; bir davranış biçimidir.
günlük hayatta bazen insanlara "robot gibi" deriz.
aynı şeyleri yaparlar, aynı cümleleri kurarlar.
aynı hayatı yaşarlar, aynı alışkanlıkları tekrarlarlar.
hiçbir şeyi sorgulamaz, duygularını bastırırlar.
başkasının acısına kayıtsız kalırlar ve hayatları boyunca kendilerine verilen rolü oynarlar.
işte "robot adam" bu kavramı tersine çeviriyor.
çünkü gerçek robot andrew ama davranışları giderek daha az robotik hale geliyor.
insanlar ise bazen tam tersine gidiyor, robot gibi yaşamaya başlıyorlar ve belki de filmin en güzel ironisi budur.
andrew'un amacı insanlara benzemek...
ama bizim film boyunca gördüğümüz şey, insanların da andrew'dan öğrenmesi gerekenler olduğu.
duygulanmak, merak etmek, sevmek, üretmek, sorgulamak, fedakarlık yapmak ve en önemlisi; kendi hayatının sorumluluğunu almak.
andrew'un mücadelesi aslında "ben kimim?" mücadelesi...
filmin başında andrew'un kimliği basit; bir robot.
sonra; evde çalışan bir robot.
sonra; sanatçı.
sonra; özgür birey.
sonra; seven biri.
en sonunda; kendi hayatını seçen biri!
yani andrew'un bütün yolculuğu aslında bir kimlik inşası. başkasının verdiği kimlikten kendi seçtiği kimliğe geçiyor.
bu bana göre filmin asıl hikayesi, insan olmak için önce insan bedenine sahip olması gerekmiyor.
önce "ben kimim?" diye sorması gerekiyor.
ve bu soru bir robot için başladığında, sonunda insanlara kadar ulaşıyor.
robin williams'ın andrew'u oynamasının ayrı bir anlamı var benim için.
robin williams'ın oyunculuğu karakteri yalnızca komik veya sevimli hale getirmiyor, andrew'un saflığını taşıyor.
dünyayı öğrenen bir varlığın merakını taşıyor.
ama aynı zamanda zaman geçtikçe karakterin yaşadığı yalnızlığı da görünür hale getiriyor.
çünkü andrew'un yüzünde zamanın izleri oluşmasa bile, içinde oluşuyor. başlangıçta dünyaya bakan bir makine görüyoruz, sonra dünyayı anlamaya çalışan bir insan görüyoruz. ve en sonunda, hayatının ne kadar kısa olmasını istediğini değil, ne kadar anlamlı olmasını istediğini anlayan birini görüyoruz.
robin williams'ın yüzündeki o sıcaklık da bu dönüşümü daha insani hale getiriyor.
andrew aslında ölümsüzlük istemiyor;
ilk bakışta andrew'un bütün çabasını robot insan olmak istiyor diye özetlemek mümkün.
ama filmin sonunda bunun yeterli olmadığını görüyoruz.
andrew aslında ölmek istiyorum demiyor.
daha derin bir şey söylüyor; "yaşadığım hayatın bir anlamı olsun istiyorum!"
çünkü sonsuz yaşamın hiçbir değeri olmayabilir.
eğer sevemiyorsanız, kaybedemiyorsanız, seçim yapamıyorsanız, sorumluluk alamıyorsanız, hayatınızın sahibi değilseniz ve hayatınızı kendi inandığınız yalanlarla ve başkalarına sevdirmek için yaşasıysanız; sonsuza kadar yaşamanın ne anlamı var?
insan hayatını değerli yapan şey uzunluğu değil, onurlu yaşamasıdır.
ölüm burada düşman değil, hayatın kanıtı aslında. bu yüzden filmin sonlarına doğru ölüm fikri bence çok farklı bir anlam kazanıyor.
andrew başta ölümden uzak ama sonunda ölümün hayatın düşmanı değil, hayatın sınırı olduğunu anlıyor.
bir şeyin sonu olması onu anlamsızlaştırmaz.
tam tersine bir şarkının biteceğini bildiğimiz için dinleriz.
bir gün biteceğini bildiğimiz için çocukluğumuzu hatırlarız.
bir insanın sonsuza kadar yanımızda olmayacağını bildiğimiz için onunla geçirilen zamanın değerini biliriz.
andrew bunu sonradan öğreniyor, biz ise doğduğumuz andan beri bunun içindeyiz.
ama belki de insan olduğumuz için buna alışıyoruz ama andrew alışmıyor.
ve bu yüzden bize yeniden hatırlatıyor.
filmin en büyük sorusu andrew insan oldu mu? değildir...
bence asıl soru; insan olmak ne demektir?
eğer cevap et ve kemikten oluşmak ise andrew insan değildir.
eğer cevap doğmak ise andrew insan değildir.
eğer cevap ölmek ise andrew yine insan değildir.
ama cevap; sevmek, acı çekmek, seçim yapmak, sorumluluk almak, başkasını düşünmek, kendinden vazgeçebilmek ve kendi hayatının anlamını aramak ise andrew çoğu insandan daha insandır.
çünkü film tam olarak bu çelişkinin üzerine kuruluyor; insan doğmak başka şeydir. insan olmak bambaşka...
film bittikten sonra asıl anlaşılması gereken; robot insan olmadı. insanlığın ne olduğunu bize gösterdi.
robot adam benim için hiçbir zaman yalnızca bir robotun insan olma hikayesi olmadı.
yıllar önce izledim aklkma geldikçe, izlemesini istediğim insanlara ve daha önemlisi insan olmanın anlamını anlayacak "insan"lara tavsiye ederim.
ve ben bu filmde daha acı bir şey görüyorum.
insanların arasında yaşayan, insanlara hizmet etmek için yapılmış bir makine var ve bu makine zamanla sevmeyi öğreniyor özgür olmayı, sanat yapmayı, fedakarlık yapmayı, kaybetmeyi, acı çekmeyi öğreniyor.
yani insan olmanın bedelini bile bile insan olmayı seçiyor.
insanlar ise bütün bunlara zaten sahip oldukları halde bazen hiçbirinin kıymetini bilmiyor.
işte benim robot adamda en sevdiğim şey tam olarak bu; ruhsuz insanların arasında ruh kazanan bir robot görmek...
insanların bulunduğu bir dünyada, insanlığı en çok arayan kişinin insan olmaması...
ve belki de filmin bize bıraktığı en büyük soru şu; bir robotun insan olabilmesi için kalbe ihtiyacı var mı? yoksa insan olmak için kalbinizin olması yeterli mi?
çünkü andrew'un mekanik bir bedeni vardı ama zamanla bir vicdanı oldu. bazı insanların ise insan bedeni vardı ama vicdanlarını kullanmayı unuttular.
andrew'un en büyük mucizesi yürümek, konuşmak, sanat yapmak ya da insan görünümüne kavuşmak değil, kendi çıkarından vazgeçebilecek kadar sevebilmesiydi.
çünkü belki de insan olmanın en zor tarafı düşünmek, hissetmek de değil; kendinden başka birini kendin kadar önemseyebilmektir.
ve bu yüzden film boyunca andrew'un insan olmaya çalıştığını düşünürken, aslında izleyenin andrew'a bakarak insanlığını ölçtüğü bir test oluyor.
başlangıçta andrew insana benzemek istiyordu, ama filmin sonunda ise kaç kişi onun gibi olmayı istedi?
çünkü o, insan olmak için yaratılmamıştı ama insanlığını kendi elleriyle inşa etti, biz ise insan olarak doğduk.
ve belki de filmin en ağır sorusu tam burada saklı; insan olarak doğmak yetiyorsa, neden bazen bir robot kadar insan olamıyoruz?
belki andrew hiçbir zaman gerçekten insan olmadı. belki de daha acı olan şu; insanlığın ne olduğunu anlamak için önce bir robot olmamız gerekiyordu.
ve belki robot adam'ın gerçek hikayesi de budur.
bir makinenin insana dönüşmesi değil, bir makinenin bize, insan olmanın yalnızca etten, kemikten ve doğuştan ibaret olmadığını hatırlatmasıdır.
çünkü insan bazen bir bedendir.
bazen bir isim, bazen bir ömürdür.
ama en sonunda geriye kalan şey davranışlarımızdır ve andrew'un hikayesinde geriye kalan en önemli şey de makine olması değil; nasıl biri olmayı seçtiğidir.
bir örümceği öldürmeden doğaya geri bırakmasıdır onu "insan" yapan...
belki de insanın elinden her şey alındığında geriye karakteri kalıyorsa, andrew'un elinden "insan olmak" bile alınmıştı ama o yine de insanlığını kendi seçti.
ve bu yüzden, filmin sonunda andrew'un insan olup olmadığından çok daha başka bir şeyi düşünürüz; çünkü asıl mesele onun insan olup olmadığı değildi.
asıl mesele, bizim insanlığımızı hala hak edip etmediğimizdi...