Hapishanelerin, Doluluk Oranına Göre Para Kazandığı Amerikan Sistemi

ABD’de özel hapishanelerin yaygınlaşmasıyla birlikte mahkum sayısı, şirketler için yalnızca bir istatistik değil, doğrudan gelir kalemine dönüştü.
Hapishanelerin, Doluluk Oranına Göre Para Kazandığı Amerikan Sistemi

amerika'da hapishaneler bile satılık. üstelik yeterince mahkum koymazsanız "cezası" da var; low-crime tax: düşük suç vergisi. bir cezaevini özelleştirdiğinizde sattığınız şey bina değildir, doluluk oranıdır.

ülkemizde "cezaevlerini de özelleştirelim" diyen bir kesim var. bu düşünceye dikkat kesilmemek elde değil; ama önce amerika'daki benzer durumu incelemek, fikir vermesi açısından daha sağlıklı olacaktır. amerika'da araştırmacıların incelediği 62 özel hapishane sözleşmesinin 41'inde "doluluk garantisi" maddesi bulunuyor ve en sık göze çarpan oran %90. yani eyalet, yatakların en az %90'ını dolu tutacağına söz veriyor. tutamazsa boş yatakların parasını yine de ödüyor.

colorado eyaleti bunu yaşadı. colorado'da suç oranı on yıl içerisinde üçte bir oranında azaldı; gelin görün ki colorado'nun buna sevinmesi gerekirken, sözleşme gereği bu üç hapishaneye milyonlarca dolar fazladan ödemek zorunda kaldı. sektörde bunun bir adı bile var: low-crime tax, yani düşük suç vergisi. şaka gibi.

absürt olduğu kadar gerçek, suçun azalmasının bütçeye zarar verdiği bir sistemden bahsediyoruz. burada verimlilik, mahkumun topluma kazandırılması değil; yatağın dolu kalması.

iş modeli aslında çok basit

devlet, bir hapishanenin işletmesini özel bir şirkete devrediyor. şirket, barındırdığı her mahkum için devletten günlük bir ücret alıyor. ne kadar çok dolu yatak, o kadar çok gelir.

gelir tarafı böyle, peki ya gider tarafı? gardiyan maaşları, beslenme giderleri, sağlık hizmetleri, eğitim programları. kâr dediğimiz şey, bu iki taraf arasındaki farktan doğuyor. geliri artırmak sizin elinizde değildir; kaç kişinin hapse gireceğine mahkemeler karar verir -en azından görünürde öyle, ama gideri kısmak tamamen sizin elinizdedir.

bu cümlenin ne anlama geldiğini en iyi anlatan belge bir rapor değil, bir gazete yazısıdır.

gizli muhabir

mother jones dergisinden shane bauer, 2014'te louisiana'daki bir özel hapishaneye gardiyan olarak başvurdu. kimliğini gizledi, hapishaneye gardiyan olarak alındı ve yaklaşık dört ay bu hapishanede çalıştı. saatlik ücreti dokuz dolardı, ki bu o dönem amerika'da bir fast-food çalışanının kazandığından çok da farklı değildi.

bauer'ın anlattıkları tek tek ele alındığında açıkçası dehşet verici nitelikte değil; asıl mesele hepsinin sıradanlığı. personel kadrosu sürekli eksikti. bir vardiyada koca bir blokta tek başınıza kalabiliyordunuz. kavgalara müdahale etmek çoğu zaman gerçekçi bir seçenek değildi, çünkü müdahale edecek yeterli sayıda personel yoktu. bıçaklamalar olağandı, bir firar bile yaşandı, revire çıkmak günler sürüyordu.

buradaki asıl bulgu şiddet değil; şiddet zaten hapishanelerde var, asıl bulgu; şiddeti önlemenin bir maliyet kalemi olması. yeterli gardiyanınız yoksa şiddeti engellemek yerine onunla yaşamak daha ucuza mal oluyor -elbette gardiyanın hayatına biçtiğiniz bedele bağlı olarak.

gladyatör okulu -ya da batiatus'un ludus'u

idaho'nun sekiz hapishanesinden yalnızca biri özel şirkete ait idi. 2008'de eyaletin kendi ceza infaz kurumu, bu tek tesiste diğer yedi hapishanenin toplamından dört kat daha fazla mahkumlar arası saldırı olduğunu tespit etti. bir tesis, yedisinin toplamının dört katı.

mahkumlar oraya "gladyatör okulu" adını takmıştı.

olay mahkemeye taşındı ve işin en can alıcı kısmı mahkemede ortaya çıktı: şirket, gardiyanların doldurmadığı binlerce saatlik nöbeti kayıtlarda dolu göstermişti. yani devlete olmayan personelin faturası kesiliyordu. federal yargıç, şirketi mahkemeye itaatsizlikten mahkum ederken şunu yazdı: bir görevlinin gerçekten görevde olup olmadığı gibi temel bir konuda yalan söyleyen bir şirketin, diğer alanlardaki beyanlarına da güvenilemez.

idaho eyaleti sonunda tesisi geri aldı. yeni ihaleye hiçbir özel şirket teklif vermedi.

mississippi'de bir gençlik ıslah tesisinde ise durum daha da ağırdı. federal yargıç carlton reeves, tesisin anayasaya aykırı ve insanlık dışı koşullar nedeniyle tesisin bir lağım çukuruna dönüşmesine izin verildiğini yazdı. adalet bakanlığı müfettişleri, orada gördükleri istismarın ülkede karşılaştıkları en kötüler arasında olduğu sonucuna vardı. tesis kapatıldı.

peki devlet tasarruf ediyor mu?

bütün bu sistemin tek meşru gerekçesi vardı: özel sektör aynı işi daha ucuza yapar. amerika'nın kendi denetim kurumları bu iddiayı defalarca test etti ve net bir cevap çıkmadı. arizona'nın kendi müfettişleri, maliyetler doğru hesaplandığında özel hapishanelerin devletinkinden daha pahalı bile olabildiği sonucuna vardı. federal sayıştay'ın raporu, tasarrufun kanıtlanamadığını söylüyordu. sektörü savunan çalışmalar da var ve hepsini toptan reddetmek dürüst olmaz.

ama farkın nereden çıktığı hayli öğretici. özel tesisler genellikle daha kolay mahkumları alıyor: yani daha genç, daha sağlıklı, düşük risk oluşturan mahkumlar. kalp hastası, psikiyatrik tedavi gören, yoğun bakım gerektiren mahkumlar devlet tesislerinde kalıyor. sonra iki tesisin maliyeti karşılaştırılıyor ve özel olan daha ucuz çıkıyor.

bu tasarruf değil. bu, pahalı olanı komşuya bırakıp faturayı ikiye bölmek demek.

sektör lehine çıkan en bilinen akademik çalışmalardan biri arizona üzerineydi ve bu çalışma da tasarruftan söz ediyordu. sonra ortaya çıktı ki yazarlar, çalışmanın üç büyük özel hapishane şirketi tarafından finanse edildiğini örtbas etmişti. üniversite çalışmadan uzaklaştı.

yasayı kim yazıyor?

şimdi işin rahatsız edici kısmına geldik.

amerika'da alec (american legislative exchange council, kabaca "amerikan yasama değişim konseyi") diye bir kuruluş var. eyalet milletvekilleriyle şirket temsilcilerini aynı masaya oturtup model yasa taslakları hazırlıyor. bu taslaklar daha sonra eyalet meclislerine sunuluyor ve çarpıcı olan şudur ki; bu taslaklar çoğu zaman neredeyse hiç değiştirilmeden sunuluyor. kuruluş lobici olarak kayıtlı değil; kendini eğitim kuruluşu olarak tanımlıyor, ama yapılan taslak çalışmaları aksini söylüyor.

2010'da npr muhabiri laura sullivan, arizona'nın sert göçmen yasası sb 1070'in izini sürdü. bulguları şöyle: yasanın taslağı bir alec toplantısında hazırlanmıştı, ülkenin en büyük özel hapishane şirketi o toplantıda temsil ediliyordu, yasa metni meclise gelene kadar neredeyse aynen korunmuştu ve yasayı destekleyen milletvekillerinin büyük çoğunluğu toplantıdan sonra özel hapishane sektöründen bağış almıştı. aynı soruşturma, şirketin iç belgelerinde göçmen gözetimini "bir sonraki büyük pazar" olarak tanımladığını da ortaya çıkardı.

dürüst olmak gerekirse, bu şirketin o yasayı yazdırdığı kanıtlanmış değil. şirketler de ceza sürelerini belirleyen politikalar için lobi yapmadıklarını beyan ediyor; bu savunmayı görmezden gelmek ne kadar doğru olur, tartışılır.

ama kanıtlanması gereken de bu değil. büyük resme bakmak yeterli: ürününe talep yaratacak bir yasanın taslak masasında, o ürünü satan şirket oturuyor. bu durumda ne düşünmek gerekir?

yasak geldi, peki sonra ne oldu?

2016'da amerikan adalet bakanlığı'nın müfettişleri bir rapor yayımladı ve özel hapishanelerin karşılaştırılabilir devlet tesislerinden daha fazla güvenlik sorunu yaşadığını tespit etti. raporun kendisi bir de uyarı içeriyordu: iki grubun mahkum profili farklı olduğu için karşılaştırma daha çok elma-armut kıyaslaması olmuştu. şirketler de zaten itirazlarını buraya dayandırdılar. yine de elde edilen bulgular, bir sivil toplum kuruluşundan değil, devletin kendi denetçilerinden geliyordu.

aynı ay adalet bakan yardımcısı sally yates, federal özel hapishane sözleşmelerinin kademeli olarak sonlandırılmasını emretti. gerekçesi açıktı: bu tesisler aynı hizmeti vermiyor, ciddi bir tasarruf sağlamıyor ve aynı güvenlik düzeyini tutturamıyordu.

- altı ay sonra yeni yönetim kararı iptal etti.

- 2021'de biden benzer bir kararname imzaladı; 2025'te o da iptal edildi.

dikkat edin: ikisi de yasa değildi, idari talimattı. bir imzayla gelen şey bir başka imzayla iptal edilmişti. daha önemlisi, ikisi de sektörün asıl para kazandığı yere hiç dokunmadı.

asıl pazar hapishane değil

amerika'daki mahkumların yaklaşık %8'i özel hapishanelerde. kulağa mütevazı geliyor; üstelik federal sistem 2023'ten itibaren özel hapishanelere mahkum yerleştirmeyi de bıraktı. yani tablo düzeliyor gibi görünüyor, ama aynı dönemde bu şirketler tarihlerinin en kârlı yıllarını yaşadı, iyi de nasıl? çünkü para artık hapishanelerden değil, göçmen gözetim merkezlerinden geliyordu. amerika'da ıce sayesinde göçmenlik gözetiminde tutulan insanların neredeyse tamamı özel şirket tesislerinde bulunuyor ve oran %8 değil, %90'ın üzerinde.

aradaki hukuki fark, tam da meselenin kalbini oluşturuyor. bu insanlar mahkum değil. suç işledikleri için mahkeme kararıyla ceza almış kişiler de değiller; göçmenlik statüleri idari bir işleme tabi tutulan insanlar. ceza infazı değil, idari gözetim söz konusu. bir mahkumun cezasının süresi bellidir; idari gözetimdeki bir kişi içinse belirsizlik söz konusudur ve dosyası aylarca sürüncemede kalabilir.

denetim daha zayıf, süreler belirsiz, hukuki güvenceler daha az. işletme açısından bakıldığında bu durum bir hapishaneden çok daha öngörülebilir bir gelir kalemi oluşturmaktadır.

trump'ın ikinci döneminde göçmen gözetimine ayrılan bütçe katlandı, iç güvenlik bakanlığı dev bir gözetim ihalesi ilanı verdi ve sektörün iki büyük şirketi rekor kâr açıkladı. 2024 seçim gecesinin ertesi günü bu şirketlerin hisseleri tek günde %30 civarında yükselmişti. piyasa karı görmüş ve hemen satın almıştı.

bir kapı kapandı, daha genişi açıldı.

özel hapishaneler bu işin sadece en görünür parçası. asıl ekosistem hapishanelerin çevresinde kurulu. mahkumların aileleriyle telefonda konuşması ücretli ve bu ücretleri hapishaneleri işleten özel şirketler belirliyor. hapishane içindeki kantin fiyatlarını da yine bu özel şirketler belirliyor. elektronik kelepçe takip sistemi de özel, sağlık hizmetleri de.

son maddede biraz durmak gerek. amerika'da hapishanelere sağlık hizmeti veren en büyük şirketlerden biri, arkasında binden fazla malpraktis davası bırakarak iflas etti. bir diğeri de aynı yolu izledi. maliyeti kısarak kâr etme modeli, tıbbi bakımın içine kadar girdiğinde sonuç bu oluyor.

yani tartışma, "hapishaneyi kim işletsin" sorusundan çok daha geniş. soru şu: hapsedilmiş bir insanın hayatının kaç noktasında bir fatura kesiliyor?

türkiye'ye dönelim

türkiye'de özel hapishane yok bildiğimiz gibi. bütün ceza infaz kurumları adalet bakanlığı'na bağlı ve devlet tarafından işletiliyor. bu, türkiye'nin cezaevi sisteminin sorunsuz olduğu anlamına gelmiyor -kapasite aşımı, koşullar ve denetim üzerine söylenecek çok şey var; bunlar ayrı bir yazının konusu, ama şunu söylemek mümkün: hapsetmeyi bir sektöre dönüştürmek doğa kanunu değildir, bir tercihtir. ve özelleştirmeyi savunanların cevaplaması gereken soru şu: amerika'da bu tercihi yapanlar, sonucun böyle olacağını öngörmüş müydü? sanmıyorum. kimse masaya oturup "suçun azalmasını cezalandıran bir sistem kuralım" dememiştir. sadece verimlilik odaklı yaklaşılmıştır. sonra birileri sözleşmeye "doluluk garantisi" -tanıdık geldi mi?- koydu, çünkü şirket yapacağı yatırım için güvence istiyordu ve bu makul bir talep gibi görünüyordu. sonra maliyet baskısını personel giderlerini kısarak çözme yoluna gidildi, çünkü kâr marjı başka nereden çıkacaktı? sonra şirket, kendi pazarını büyütecek yasaların konuşulduğu masaya oturdu, çünkü orada oturmak yasaldı.

verimlilik güzel şeydir, ama bir şeyi verimli hale getirmeden önce, tam olarak neyin verimliliğinin artırıldığına bakmak gerekiyor. hapishanede ölçtüğünüz şey maliyetse, düşürebilirsiniz, fakat doluluk oranıysa, artırabilirsiniz.

insanı topluma kazandırmak ise -onun çeyrek yıllık mali raporlarda yeri yok

* kaynaklar ve linkler