Kendinizi Israrla Özel Biri Olarak Görmek, O Kadar da Sevimsiz Bir Şey Olmayabilir mi?

Kendimizi özel biri olarak görüp eşsiz hayallerimizi gerçekleştirmek için çabalamalı mıyız, yoksa herkes gibi olduğumuzu kabullenip huzura mı ermeliyiz? Bu konuda bilimsel verilerle desteklenen bir yazıyı paylaşıyoruz.
Kendinizi Israrla Özel Biri Olarak Görmek, O Kadar da Sevimsiz Bir Şey Olmayabilir mi?
School of Rock (2003)

bir insanın kendini "özel/biricik" hissetmesi kadar "sıradan" hissetmesi de problemdir. çünkü kendini gerçekleştirme potansiyelinizi kısıtlar. bir birey kendi için belirleyici yorumlar yapmamalıdır. bu iç görünüzü değiştirir ve yaşamınızı etkiler. bir konuya tutku duyarak onu gerçekleştirmek için çalışmalı ve kendinizi etiketlemek yerine bunu topluma bırakmalısınız.

gotthold ephraim lessing'in bu konuda güzel bir alıntısını yapayım: "kimi insanlar ünlüdür, kimileri de ünlü olmayı hak ederler. değeri ya da değersizliği başkalarının gözünde nasıl göründüğüne dayanan bir varoluş sefil bir varoluş olurdu."

düşünün, sizce einstein "özelim" ya da "sıradan" biriyim mi demiştir yoksa tutku duyduğu bir konuda saatlerce çalışmış mıdır?

buna biraz psikoloji ve toplum açısından bakalım. kısa kes diyenler 2. bölüme geçebilir.

1.bölüm: çeşitli görüşler

1) charles darwin'in temel görüşüne göre zayıf hayvanlar tek başına yaşayamaz, birlikte olarak "tekil" özelliklerinden kurtulmaları ve topluluk olmaları gerekir. bu sebeple "pençeleri ve keskin dişleri olmayan" insanlar da birlikte yaşamak işbirliği yapmak zorundadır. bu şekilde insan sosyalleşmiş, dil geliştirmiş ve topluluklar oluşturmuştur fakat endüstri çağıyla birlikte bu ihtiyaçlar oradan kalkmış ve iyice bireyselleşmiştir. bu bireyselleşme farklı duygu durumlarını ve hatta kişilik bozukluklarını ortaya çıkartır. narsizim bunlara örnektir.

2) alfred adler de kişi doğuştan eksik ve güçsüz hisseder. bunu aşmak için çabalar, toplumla etkileşime geçin der. kişinin kişiliği ailesine bağlıdır diye açıklar. bu kişinin çok sevilmesinin bencil, az sevilmesinin kavgacı bir kişiliğe sahip olmasına sebep olacağından bahseder. şımarık çocuk, bir anda topluma girince "şok etkisiyle" karşılaşır, toplum yükü altında benmerkezciliğe (ben özelim algısına) yönelir. bu yönelim onu toplumdan iyice uzaklaştırır ve kısır döngü oluşur. kısaca kişinin davranışları topluma çıktıktan sonra gerçekleşir, toplumsal duygunun eksikliği özel hissetmeye ya da sıradan olmaya işarettir.

3) sigmund freud ise insanın narsist doğduğunu sonradan ilişkilerle bundan kurtulduğunu fakat bazı olaylar karşısında libidonun egoya çekilmesinden dolayı narsisizmin oluşabileceğini öne sürmektedir. şurada uzun uzun açıkladım:


4) sosyoloji temelli psikolog erich fromm da der ki "sevgi ve kin, güçlü olma tutkusu ve boyun eğme isteği gibi insanda karakter farklılıklarına neden olan etmenlerin tümü toplumsal sürecin ürünleridir. insanlar doğuştan toplumsal ilgi ve kusursuz olma güdülerine sahip değildir." ve insan günümüzde "bireyselleşmiştir" diye yorumlar ama bu toplumsal baskının bizi güdülediğini de belirtir. yani başarımızın kaynağı da budur. bireyselleşsek de sınırımız toplumdur. "temel bağlar" olarak açıklayan bağlar bir kere koptuğunda ve kişi bireyselleştiğinde geriye dönüş çok zordur ve kişi anneyle olan ilişkisine benzer bağa geri dönemez ve öfke duyar. bu temel bir çatışma yaratsa da kişi bunu aşmak ve boyun eğmemek için yaratıcı olmalı ve bencil olmadan karşı tarafı sevebilmelidir.

erich fromm'un tanımladığı 4 temel karakterin biri "alıcı yönelimli kişiler"dir. bu kişiler bağımlı yaşarlar. örneğin sömürücü ülkelerde bu tiplere sıklıkla rastlanır ve bu kişilere çaba göstermeden "mutlu ol, güçlü ol, kültürlü ol" kitaplarını satmak daha kolaydır. kısacası en basitinden amerika ya da bizim gibi emeğin meta ile ölçüldüğü tüketim toplumlarında bu tip olguları satmak çok kolay bir şey. amazon.com'a girdiğinizde best seller'a bakın mutlaka böyle birkaç kitap görürsünüz.

5) psikolog harry stack sullivan da insanın tekil değil, ilişkilere göre yönlendirilmesi gerektiğini savunur. yani ona göre kişinin karakteri ilişkilerle yönetilir. ilişkisi zayıf olan insan zamanla benliğine çekilerek toplumdan uzaklaşır. kişilik ve bencillik ilerleyen zamanda da ortaya "ilişkiler" yüzünden çıkabilir.

American Splendor

2. bölüm: toparlayalım

insanın özel hissetmesi aileden başlar, toplumdan uzaklaşmasıyla pekişir. günümüzde kişinin özel hissetmesi, ardından da hayal kırıklığı içinde tersini düşünmesi oldukça fazlalaşmıştır çünkü insan ilişkileri zayıflamış durumdadır. önemle belirtmek isterim ki narsisizm bir kişilik bozukluğudur fakat günümüzde insanlar narsist olmasa da narsisizm ucuna (psikozuna) doğru itilmektedir.

uzaklaşma narsistçe bir tavırdır ve bu kişilik bozukluğunun özgüvenlerinin çabuk sarsılmasıdır. bu tip bireyler toplum içinde kendilerini güvensiz hissetmemek için çok çalışıp başarılı olabilecekleri gibi basit eleştirilerde de regresyon yaşarlar.

çan eğrisi ve dağılım: standart insanın kendini özel hissetmesi anlamlı değildir. aslında hepimiz belli bir standart sapmada çan eğrisinde bulunuyoruz. çan eğrisini bilmeyenler için iq üstünden şöyle ifade edelim:


görüldüğü gibi orta kısımda yüksek bir oran mevcut, çoğumuz bu kısımdayız ama uçlara gidildikçe oranlar azalıyor, yani çok aptal insanların ve çok zeki insanların oranı parabolik olarak azalıyor fakat dikkat çekmek istediğim nokta çok zeki olsanız bile "tek" olmadığınız. hala en özel değilsiniz çünkü sizin seviyenizde de birçok insan mevcut.

ait olduğumuz yer çalışma miktarımız ve iq ile ilişkilidir: işte bir insan normlara uyduğu ve kendi sosyal çevresinde yaşadığı sürece kendisini özel hissetmesi için bir sebep yoktur. "çok özel hissetme ve tersini gördüğünde kötü hissetme narsistçe bir tutumdur", kimse biricik değildir. bu düşünceyi marx'ın da sosyal eşitlik kitaplarında sıklıkla görüyoruz. jordan peterson'ın da alttaki konferansta anlattığı üzere başarının en önemli anahtarlarından biri iq'dur. derste güzel bir şey söylüyor. buradasınız çünkü burada iq'su 120'nin altında kimse yok, demek ki akademik kurumlar bir yerde iq'nun doğru kullanıldığı yerlerdir ve özellikle belirtiyor (hiçbir öğrenci bununla narsistçe bir keyif almıyor, çünkü onların normu bu, çevresindeki insanlar da benzer özelliklere sahip): "herkes her işi yapmaya uygun değildir! yani bu bize satılmış, kişisel gelişim saçmalıklarının sattığı bir yalandır."

ilgili video: jordan peterson - iq hakkında tartışmalı unsurlar


çalışmanın önemi ve içgüdüsel öğrenme

emin olun ki iq'nuz belli bir aralıkta değilse özel olmak için bir çaba da göstermeyecekseniz. yani kuantum fiziği öğrenmek isteyebilirsiniz ama kitabın ya da dersin başına oturduğunuzda sıkıldığınızı göreceksiniz. işte aradaki en büyük fark da bu olacak. zeki insan daha çabuk kavradığı ve öğrenme istediği olduğu için sizden fazla çalışacak ve başarılı olacaktır. tabii ki diğer kişi de başarılı olabilir fakat bu ancak kendini zorlaması yeni nöron ağları yaratması, emek vermesiyle mümkündür. yani şu doğrudur: "bizim oğlan zeki ama çalışmıyor." demek ki neymiş? zeki olmasak da çalışmamız emek vermemiz, sıkılsak da vazgeçmememiz gerekiyormuş.

problem çözme üstüne çalışan ve gestalt psikolojisinin gelişimine katkıda bulunan psikolog wolfgang köhler'in öğrenme üstüne güzel bir açıklaması var. "bazen bir şeyle çok uğraşır başaramadığımızı görürüz, oysa ki biraz daha uğraşınca içgüdüsel şekilde bir anda çözüme ulaşırız." hatta bunu ispatlar. şurada uzun uzun açıkladım:


eğer bir amaç uğruna çalışacak gayrete sahip değilseniz, bu işle uğraşmazsanız wolfgang köhler'e göre gelişemezsiniz. bu konuda iq'su yüksek insanlar daha başarılı olmaktadır fakat bu normal insanların başarısız olduğu anlamına gelmez. ortalama bir insan da başarılı olabilir. yüksek iq'lu bireylerin %80'i başarılıyken, ortalama bireylerde bu oran %20'ye düşecektir. (benzer açıklamayı jordan peterson da yapmaktadır.)

emek vermek ve özel hissetmek anlamlı mıdır?

bir konumda olduğunuzda bu konumla övünüyorsanız o konumun hakkını verememişsiniz daha hazmedememişsiniz ya da o makama yeni gelmişsiniz demektir. yapılan çalışmalara göre başarı özgüvenle ilişkilidir, özgüveni yüksek insanlar başarılı olmak için çalışırken, özgüveni düşük insanlar zaten başarılı olamayacaklarını düşünerek kendilerini sabote eder. sınava çalışmak yerine sabaha kadar eğlenir, sorumluluğunu almaz, sonuç olarak sınavdan başarısız olur ve böylece suçu "eğlenmesine" atar.

yani başarılı biriyseniz, zaten başarmak için çalışır ve o konuma ulaştığınızda standart hissedersiniz. "çünkü kişi, bunun için emek vermiş ve karşılığını almıştır, özel hissetmeye ihtiyaç duymaz." belki başta gururlanır, iyi hisseder fakat o mevkiyi hazmettikten sonra bunu normal karşılar. çünkü çevresindeki herkes benzerdir.

toplumun özel olarak tanımlayacağı insan bir hedefe ulaşmak için çalışma azmiyle doludur, özel olduğunu düşünmez ya da bununla böbürlenmek için vakit harcamaz. eğer böbürleniyorsa ya narsisttir ya da kendini bilmeyen bir ahmaktır. burada charles bukowski örneğini verebilirim. kendisi 50 yaşına kadar ünü yakalayamamıştır, hatta sadece yazabilmek için postanede senelerce çalışmış ve kronik ağrılar kazanmıştır. onu mutlu eden durum "yazmaktır" ve şöyle düşünmez: ben çok özelim!


erich fromm ile son sözü söyleyelim

insan yaşamının kendi başına bir anlamı yoktur, ancak kendinizde olan güçleri ortaya çıkartarak hayata bir anlam verilebileceğini savunmaktadır. bunu yaparken de karşı tarafı yaptıkları sebebiyle sevmeyi ve haset göstermemeyi bencil olmamanız gerektiğini savunur. oturduğunuz yerde özel/biricik/yetenekli/üstün olamazsınız, bir amaç uğruna içinizde gücü çıkartırsınız olursunuz.

ileri okumalar için kaynaklar:
1) charles darwin - türlerin kökeni
2) alfred adler - insan olma sanatı
3) erich fromm - özgürlükten kaçış
4) harry s. sullivan - the interpersonal theory of psychiatry
5) sigmund freud - nevrozların genel kuramı
6) richard j. gerrig, philip g. zimbardo - psikoloji ve yaşam (psikolojiye giriş)

Sıradan Bir Hayat Sürerken Bir Şok Sonucu Sanat Dehasına Dönüşen Adam: Tommy McHugh

İnsanın Huzur Dolduğu Bir An: Kendinin Sıradan Biri Olduğunu Fark Etmek