Bir Zamanlar İstanbul Suriçi'nde Yaşandığına İnanamayacağınız Eski Hayatlar

Çok da uzak olmayan bir zamanda Suriçi, yani Tarihi Yarımada'da şimdikinden çok daha başka bir İstanbul yaşamı varmış... O günleri bizzat yaşayan biri anlatıyor.
Bir Zamanlar İstanbul Suriçi'nde Yaşandığına İnanamayacağınız Eski Hayatlar

şimdi hepinizin istanbul diye bildiği, hafta sonu elinize karton bardak alıp fotoğraf çekilmeye gittiğiniz açık hava tımarhanesini bir kenara bırakın da gerçek istanbul'dan konuşalım.... gerçek istanbul, yani sur içi. bizim kuşak için, dedemin, babamın ve onların dedelerinin ve benim diz kapaklarımı parçaladığım, ciğerlerimize linyit dumanıyla karışık lodos çektiğimiz seksenler sonu doksanlar ortası yarımada.... orhan pamuk okuyan beyaz yakalıların kafasında kurduğu siyah beyaz, sterilize edilmiş, kartpostal hüznü değil bahsettiğim; bayağı bildiğin çamurlu, lağım kokulu, gürültülü bir neşesi olan, feci halde yaşayan bir ölüydü orası....

bizim ailede sur dışına çıkmak, pasaport alıp gavur eline gitmekle eşdeğer bir zevksizlik kabul edilirdi. dedem horhor'da büyümüş, babam o yokuşlarda top koşturmuş, ben de aynı arnavut kaldırımlarında tökezleyerek yürümeyi öğrenmişim.... dedemin horhor'daki evine, mahalleden çocukluk arkadaşı, istanbula yolu düştükçe uğrayan bir arkadaşı vardı, halil inalcık. evet, sizin kitaplarını sadece sehpa üzerinde dekor olarak kullandığınız halil inalcık.... adam chicago mı, ankaradan mı nereden kalkıp gelmiş. dünya tarihini yeniden yazmış, oturmuş bizim dedemle tavla atıp orta şekerli kahve höpürdetiyor. ben o zamanlar sümüklü bir veledim, masanın kenarında dineliyorum. bir gün dedem zarları şak diye vurup halil sen o tahrir defterlerini yanlış okuyosun, bizim mahallenin kayıtları öyle değil diye fırça kaymıştı da koca profesör gözlüğünün üstünden mahcup bir çocuk gibi gülümseyip haklısın galiba demişti.... resmi tarihin sur içindeki kahvehanede, tavla pullarının şakırtısı arasında nasıl eğilip büküldüğünü orada gördüm ben.


o dönem sur içinde yaşamak, zaman kavramının ırzına geçilmiş bir koridorda yürümek gibiydi. zeyrek'ten aşağı sallanırken pantokrator manastırının tuğla duvarlarına işeyen mahalle maçı kalecisiyle, molla zeyrek camiinden çıkan takkeli amcanın aynı kadrajda sıfır gerilimle buluştuğu bir yerdi orası.... doğu romanın mağrur kemerleri, osmanlının çarpık ama vakur ahşap cumbalarıyla sarmaş dolaş çürürken biz o muazzam çöküşün içinde arsız bir neşeyle büyüdük. öyle müze gezer gibi parmak ucunda yürünmezdi tarihin içinde; tarih, sırtını dayayıp sigara içtiğin küflü bir bizans sütunuydu sadece....

tabii sizin bu incelikleri bilmenize imkan yok, zira sizin damak tadınız şuruplu kahvelerle, plastik tatlılarla sınırlı. oysa kıztaşındaki markianos sütununun hemen gölgesinde kıztaşı muhallebicisi vardı.... orada tavukgöğsü yemek, bin beş yüz yıllık bir imparatorluk kaidesine karşı kaşık sallamak demekti. babamla oradan çıkar, barbaros yoğurtçusuna geçerdik. o yoğurdun üstündeki manda kaymağının kalınlığı, bugünkü ortalama bir apartman duvarından daha mukavemetliydi, çatal batırsan çatal eğilir, yoğurt bana mısın demezdi.... hafta sonu aile ziyaretlerine gidilecekse de baltepe pastanesinden mutlaka taş gibi ama ağızda dağılan kuru pastalardan, talılardan alınırdı. pastanenin vitrinindeki hafif bayatlamış rüzgar gülü kurabiyelerinde bile, bugünkü fransız özentisi dükkanların asla yakalayamayacağı bir başkent görgüsü vardı...


fener ve balat ise o yıllarda şimdiki gibi elinde fotoğraf makinesiyle gezen avanakların, dizi setlerinin işgali altında değildi. fenerin dik, nefesi kesen yokuşlarında yürürken kırmızı mektebin heyulası tepenizden bakar, aşağıda haliçin meşhur, genzi yakan çamur kokusu burnunuza çalınırdı.... biz o pis kokuyu bile bir aidiyet nişanesi gibi severdik. balat'ta çıfıt çarşısının daracık, omuz omuza geçilen sokaklarında, agorafobik bir ferahlık yaşanırdı.... herkes birbirinin seceresini, dedesinin hangi savaşta nereye kaçtığını, kimin kime borcu olduğunu bilir, bu boğucu yakınlık insanı tuhaf bir şekilde özgürleştirirdi. kimse kimseye poz kesemezdi çünkü.... cumbalı evlerin altından geçerken yukarıdan kafanıza bir kova halı yıkama suyu dökülmesi an meselesiydi ve bu oranın doğal ekosisteminin bir parçasıydı.

şimdi bakıyorum da, sur içini ya tamamen turistik bir panayıra ya da ne idüğü belirsiz bir muhafazakarlık dekoruna çevirdiler.... ne o eski sefil ihtişam kaldı ne de bilgece umursamazlık. biz o yıkık dökük surların, yangın yerlerinin, incir ağacı bitmiş bizans sarnıçlarının arasında, dünyanın merkezinde olduğumuzu bilerek ama bunu zerre kadar umursamayarak yaşadık.... siz ise şimdi o sokaklarda sadece yürüyorsunuz; bastığınız taşın altındaki ölülerin, üstündeki dirilerden çok daha kaliteli bir hayat yaşadığından bihaber, öyle boş boş bakınıyorsunuz....