Son Zamanlarda Uzun Süreli Filmlerin Sayısı Neden Çoğaldı?

2023'te vizyona giren Killers of the Flower Moon, Hayat ve Kuru Otlar Üstüne gibi filmlerin süresinin 3 saati aştığını gördük... E hani sosyal medya yüzünden insanların odaklanma süresi kısalmıştı? Neden uzun filmler arttı?
Son Zamanlarda Uzun Süreli Filmlerin Sayısı Neden Çoğaldı?
Killers of the Flower Moon (2023)

son yıllarda uzun süreli filmlerin git gide çoğaldığını düşünüyorum

bu aslında ilginç. sosyal medya etkisi ile insanların dikkat sürelerinin azaldığını, filmleri hızlandırarak seyrettiklerini, film seyrederken ya da kitap okurken ilk on beş, yirmi dakika boyunca güzel konsantre olsalar bile sonrasında bunu koruyamadıklarını ve filmden ya da kitaptan uzaklaştıklarını okuyor ve duyuyordum. burada bir tezat var. dikkat süreleri kısaldıkça filmler uzamaya devam ediyor. bu yılın en dikkat çeken filmlerine bakınca da ortalama iki buçuk saatlik bir süre çıkıyor karşımıza. en uzun filmi iki saat olan zeki demirkubuz'un hayat'ı bile üç saati aşkın süresi ile dikkat çekiyor. iyi de neden?

bu sorunun kesin bir cevabı olmadığı gibi tek bir cevabı da yok

her şey hayatın olağan akışı içinde, pek fark edilmeden gerçekleşiyor. kimse özellikle bunun için çabalamasa da filmlerin süreleri git gide uzuyor. ama sanırım en temeldeki sebep sinema sektöründeki bazı şartların giderek iyileşiyor olması. daha rahat sinema koltukları, daha çok salon, daha çok imkan ve elbette daha büyük bütçeler. bunların hepsi az ya da çok insanların o salonlara gelmelerine ve orada uzun bir süre boyunca oturabilmelerini etki ediyor. bunların yanına yönetmenlerin giderek daha çok güç kazanmasını da ekleyebiliriz. kimse filminin son kurguda mahvedilmesini istemiyor ve anlaşmalarını buna göre yapıyor. tabii burada kastettiklerim artık kanıtlayacak bir şeyi olmayan yönetmenler. yeni veya henüz rüştünü ispat edememiş bir yönetmenin "hayır benim filmimden 20 dakika kesemezsiniz" diyebileceğini pek sanmıyorum.


yayın platformlarının izleme alışkanlıklarına olan etkisinden de söz ediliyor

şöyle bir görüş var: "seyirciler, evlerinde mini dizileri peş peşe bölümler hâlinde izlemeye alışınca uzun filmleri izleme konusunda da zorlanmamaya başladılar." bunu, ev ortamında uzun bir filmi rahat rahat seyrederek uzun sürelere alışkanlık geliştirmek olarak da düşünebiliriz. ben buna katılmıyorum. o peş peşe seyredilen bölümlerin büyük çoğunluğu "bir sonraki bölümde ne olacak acaba?" merakı ile tetiklenen bir süreci kapsıyor. ev ortamında "çok merak ettim, bir bölüm daha seyredeyim yatarım" konforu ile 2 saat 48 dakikalık bir filmi salonda seyretmek arasında bir bağlantı olduğunu düşünmüyorum. kaldı ki o dizilerin/filmlerin atlana atlana, x1.5 hızda seyredildiğini tahmin etmek de zor değil.

ancak yayın platformlarının nasıl etkili olmuş olabileceğine dair başka bir görüş daha var

son yıllarda bu platformlar ile çalışmayan yönetmen neredeyse kalmamış olsa bile, platformlar, genelde sanatsal değeri olmayan, sadece vakit geçirmelik içeriklerle dolu. sürekli bunlara maruz kalan seyircilerin "bu film için üç saat salonda oturmaya değer" veya "bu filmi salonda seyretmek gerek" refleksi ile salonlara yönelmeleri oldukça anlaşılır. nasılsa sürekli yaptıkları bir şey olmadıkları için birkaç seferliğine bu duruma "katlanabilmeleri" seyirciler açısından sorun olmayınca, uzun sürelerine rağmen seyredilen filmler ortaya çıkıyor.


geçmişten aldığımız mirası da yadsıyamayız

bugün efsane diye anılan yönetmenlerden rastgele bir film seçtiğimizde muhtemelen minimum 2 saat 45 dakikalık bir süre ile karşılaşırız. belki bergman bunun istisnasıdır. o, 80 dakikaya bile dünyaları sığdırabiliyordu. ancak bergman bile zaman geçtikçe ve şartlar değiştikçe 3 saati aşkın filmleri ile seyirci karşısına çıktı. "uzun filmse iyidir" ya da "iyi filmin kapısı 2 saat 15 dakikadan açılıyor" gibi, altı ne tamamen boş ne de tamamen dolu bir düşünce, demokles'in kılıcı gibi tepemizde sallanıyor. evet iyi yönetmenlerin iyi filmleri genelde uzun olmuş. "süresi nedeniyle karakter gelişimleri tamamlanmış, detaylar seyirciye yeterince iyi aktarılmış ve kurgusu şahane yapılmış, doğal olarak ortaya iyi film çıkmış" görüşünü yanlışlamak mümkün değil. ancak her iyi film 300 sayfa senaryoya sahip olmak zorunda da değil. uzun süresi ile dikkat çeken filmlerle dolu olan sinema tarihi, aynı zamanda standart süreleri ile sinema tarihine damga vurmuş filmlerle de dolu. 1 saat 40 dakikalık casablanca bugün çekilseydi, üç saatten aşağı olmayacağını ve filmin mahvedileceğini hepimiz biliyoruz sanırım.

mahvedilecekti diyorum çünkü uzun film aynı zamanda risk demek. burada, yönetmenlerin gücünden ve platformdan bahsettiklerime bir ek yapabilirim. talep gören, gerçekten işi bilen, filmleri merakla beklenen bir yönetmenseniz işiniz daha kolay. netflix olmazsa apple, o olmazsa başka bir yerden bütçe bulabilir ve senaryonuzu olduğu gibi hayata geçirebilirsiniz. bu biraz da seyirci talepleri ve bakış açıları ile alakalı bir husus. uzun filmin getirdiği 'doğal saygı' -ki öyle olmamalı- biraz da olumlu eleştirilerle birleşince kartopu gibi büyüyen bir sürece dönüşüyor. ancak tam tersi durumda, eğer film yeterince iyi değilse eleştiriler ayarsızlaşıyor ve filmin çakılması daha sert oluyor. çünkü "üç saatimi verdim ve karşılığında bok gibi bir film buldum" yaklaşımının önüne geçmek zor. acı ama gerçek: seyirciden uzun bir süre talep ediyorsan, buna değmeli.


benim kişisel görüşüm, filmlerin makûl bir gelecekte makûl sürelere çekilmesi gerektiği yönünde

film kaç dakika olursa olsun atlamadan ve hızlandırmadan seyreden biriyim. dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaşadığım için, salonda bir buçuk saatlik bir filmi seyrederken bile on kez oturma pozisyonumu değiştiriyorum zaten. ancak benim şikayetim filmler uzun olduğu için zor seyredildikleri için değil, uzun filmin hakkını veren yönetmen sayısının az olduğu için. "aklımdaki her şeyi filme yansıtmalıyım" diye düşünen yönetmenlere saygım var. evet ama, aklındaki her şey yansıdığında da ortaya iyi bir şey çıkmıyor. insan biraz da "benim elimde ne var, bunlar ekrana nasıl yansır, ortaya nasıl bir iş çıkar" diye düşünmeli.

sırf sanatsal kaygılar ile filme ve hikâyeye hiçbir yararı olmayan uzun çekimler, benim gözümde bir yerden sonra, ancak sanatsal mastürbasyon görevi görmeye başlıyor. o ağacı yirmi saniye boyunca seyretmek bir kere güzel. bir önceki sahnede olan biteni düşünmek için de güzel bir fasıla. filmin gidişatına bakılırsa dördüncü kez öyle bir çekime ihtiyaç yok. yahut 2 saat 40 dakikalık bir film seyrediyorum ama hikâye aslında 2 saatte anlatılacak türden. gereksizliklerle dolu 40 dakikayı seyretmenin seyirciye bir katkısı yok. angelopoulos veya tarkovski ağır bir tempo ile uzun planlara başvururken filmlerindeki derinliğe katkıda bulunuyor ve seyircinin bu derinliğe ulaşmaları için yardımcı oluyorlardı. oysa şöyle bir düşündüğümde, son yıllarda seyrettiğim filmlerin çoğu yarım saat daha kısa olsa filmden hiçbir şey eksilmeyeceğini fark ediyorum. bir noktada frene basmak lazım. bunun nasıl olacağına dair ise hiçbir fikrim yok.

bu yazıyı yazma fikrini tetikleyen şu yazıları da ekleyeyim.