SİNEMA 25 Ağustos 2026
139 OKUNMA     4 PAYLAŞIM

Martin Scorsese, Aşırı Yoğun Olduğu 1989'da Neden Japonya'ya Aktörlük Yapmaya Gitti?

Hayranı olduğumuz yönetmenin hayranı olduğu yönetmenle ilgili enteresan bir hikaye.

"eğer beklenmedik bir şey görmek sizi kıracaksa, kahramanlarınızla tanışmayın" derler

bu söz, martin scorsese için geçerli değildi.

yıllarca her fırsatta akira kurosava’ya hayranlığını dile getirdi scorsese. ve 1989 yılında kurosava, eserlerine hayran olan scorsese’yi arayıp vincent van gogh rolünü oynamasını teklif etti.

hiç kimse gelmiş geçmiş en büyük yönetmenlerden birini bekletmek istemezdi, ancak scorsese, o zamanlar bitmek bilmeyen goodfellas filminin rötuşlarıyla cebelleşiyordu. filmi bitirme takvimini yaklaşık 15 gün aşmıştı, stüdyo haliyle buna çok kızdı. gecikmeden çok rahatsız olan stüdyonun kendilerine çok kötü davrandığını, hatta film için küçük bir bitirme partisi bile vermeyi reddettiğini söyler scorsese.

tüm bu kaos ve gerilimli hengamenin içinde scorserse, kurosava’nın teklifini geri çevirmek istemedi

uçağa atlayıp japonya’ya gitti. kurosava'nın “dreams” filminde vincent van gogh'u canlandıracaktı. buna neredeyse mecbur hissetti kendini, çünkü kurosava, van gogh karakterini senaryoyu yazarken scorsese'yi düşünerek yazmıştı. iki yönetmenin yedi yılı aşkın tanışıklıkları vardı ama bir film setinde birlikte çalışmak titizliğiyle ünlü kahramanınızı tanımak açısından hiç hesapta olmayan düş kırıklıkları yaratabilirdi. hele hele bir oyuncu olmamanıza rağmen, kahramanınızın filminde ikonik bir ressamı canlandırmak sonrasında hatırlamak istemeyeceğiniz düş kırıklıkları yaratabilirdi (başka örnekleri mevcut...)

kurosava önce ne olur ne olmaz diye francis ford coppola’ya sordu, “acaba scorsese filmimde oynar mı” diye. coppola “elbette kabul eder” dedikten sonra, coppola’nın da düşüncesini arkasına alarak scorsese’ye van gogh rolünü teklif etti. scorsese bu teklifi nasıl reddebilirdi ki?

“kurosava benim ustamdı” der scorsese. ve onun sinemasıyla nasıl tanışıp büyülendiğini şu sözlerle aktarır. “1950’lerde amerika’da filmlerini ilk kez gördüğümüz zamandan, kariyerinin sonuna kadar nesiller boyu film yapımcıları ve sinema severler arasında oturdum. hayal gücünde canlandırdığı ve ekrana yansıttığı o şaşırtıcı vizyonları izledim. kurosava filmlerinin ilham verici bir gücü vardı, hem fiziksel hem de grafik olarak. filmden filme silinmez kompozisyonları ekrana adeta kazınmış gibiydi. büyük film yönetmeni ve yapımcısı michael powell, rashomon’u ilk kez manhattan’da küçük bir salonda gördüğünde bir filmin nasıl olacağı ve sinemanın neler yapabileceği hakkındaki düşüncelerinin sonsuza dek değiştiğini söyleyip “kurosava bizi avucunun içine almıştı” diye yazmıştı otobiyografisinde. her görüntü, olay örgüsündeki her dönemeç bir ustalığı ortaya koyuyordu. işte, büyük bir sanatçı, kendisinden daha genç bir sanatçıyı büyülemişti. gençken ilk kurosava filmini izleyerek gözlerini sinemaya açan bizler, o ustalık seviyesinin şokunu hala hayal edebiliriz. akira kurosava hepimize çok şey öğretti ve çok şey verdi. o görüntülerin, hareketlerin ve sahnenin enerjisini ve heyecanını hem bana hem de sinema koltuğunda büyülenmiş şekilde oturan hepimize aktardığını hissettim.”

akira kurosava da ölümünden bir yıl sonra, 1999'da yayımlanan, en sevdiği 100 filmin listesini ve kişisel düşüncelerini içeren "a dream is a genius" kitabında scorsese ile ilgili şunları söylemiş: “scorsese çok iyi bir yönetmen ve oyuncu, ama her şeyden önce harika bir insan. çeşitli konularla enerjik bir şekilde mücadele ediyor. örneğin filmlerin, özellikle eski filmlerin hasarsız nasıl korunabileceği konusunda... emekli film yapımcılarına da bakıyor. öyle diyebilirim ki, adeta bir enerji demeti. sinema endüstrisi de bence böyle birine ihtiyaç duyuyor."

scorsese, kurosava’nin dream’s filminin “crows” adlı bölümünde vincent van gogh’u canlandırdı. filmin japonya'daki çekimleri tek bir günde tamamlandı. scorsese, kısıtlı oyunculuk tecrübesiyle, ezberi zor yoğun replikler ve kurosava'nın aşırı derecede titiz çalışması nedeniyle oldukça stresli anlar yaşadığını (örneğin kurosava, scorsese’ye bir sahnede atması gereken adım sayısına kadar titiz talimatlar vermiş), tüm bunlara rağmen kendisinin tüm yönlendirmelerini harfiyen uygulayarak rolünü canlandırdığını anlattı yıllar sonra. scorsese, amerika'daki yönetmen koltuğunda baş gösteren tüm güncel baskıları kurgu odasında bırakıp ustasının tuvaline bir fırça darbesi olmaya gitmişti.


“kahramanlarınızla tanışmayın” diyen haklı olabilir

ama kurosava ve scorsese örneğinde gördüğümüz şey, bir usta ile çırağının aynı hayali kurabileceği gerçeği idi. bugün o 10 dakikalık sahneye baktığımda gördüğüm şey, iki devin ortak çerçevede buluştuğu, bir daha asla tekrarlanmayacak bir an... iyi ki bu anı bize bir anı olarak bırakmışlar.